23 September 2010

Afrikalı dostum

İşaret kaygısı güden yazar okuduğu kitaptan sonra kendisine Afrikalı bir dost edinir. Olaylara farklı anlamlar yüklemek istemiyorum ama geriye sarıp düşününce örtüşen, kesişen kümelerden de etkilenmeden edemiyorum. Afrikalı dostumdan bahsetmiştim size, ufak tefek, beline kadar simsiyah dalgalı saçları hiperaktif kişiliği ile tam bir aslan ve enerji yumağı...
burç manyağı değilim ama burçların dünyayı 12 grup insana ayırmasından ziyade, bölmüş olduğu kişilik gruplarındaki ortak özellikleri ile ilgilenmek hoşuma gidiyor. yani insanları ayıran sınırları sevmesem de ayrılmış sınırlar içindeki ortaklıklar ve sınırlar arası alanlardaki ortaklıklar ilgimi çekiyor. özetle sen ben farklıyız belki ama ortak yönlerimiz ne? ayrıca aslan olanları hissediyorum artık resmen, enerji düzeylerinden olsa gerek :)
konu burçlar değil elbet... konumuz oturduğum evin tam karşısındaki emlakçıda çalışan ve hukuk okuma isteğiyle yanıp tutuşan afrikalı dostum linda ile söyleştiklerimiz... bu sabah yine "tezin için ne yaptın" sorusuna makul cevaplar verebilme isteği ile güne başlamıştım ki birden aklıma "dereotlu poğaça" yapma fikri geldi... küçükken lakabım "boş işler müdürü" idi... sevgili anneciğim beni evdeki boş işler departmanında müdürlüğe layık görmüştü halbuki benden CEO bile çıkardı ya neyse :)
ben genelde midesel gıdalar üzerinde araştırma geliştirme çalışmaları yaparken hep aklıma birileri gelir ve "...ah keşke falanca gelse de beraber yesek" gibi şeyler  düşünürüm. yaşlılık belirtileri olsa gerek, beyin tanıdığı herkesi tarayarak yapılan yemeğe en uygun bireyi seçerek yalnızlığın önüne geçmeyi hedeflemektedir.

neyse işte sabah telefon Linda'dan...
gel dedim öğle aranda çaya kahveye,
ne olursal ol gel, 
yeter ki gel

ben nasıl olsa full time tembelim bu ara, tez bahanesiyle ev duvarlarına da hapsettim kendimi. bu denklem de karışık, size de olur mu bilemiyorum ama ne gezebiliyorum, ne de tez yazabiliyorum öylece mal gibi evde takılıyorum.

Linda geldi, hoplaya zıplaya.abartmıyorum burası gerçek acaip enerji dolu, cidden yoyo topu gibi :) bizim mutfak penceresi meğerse bunun takıldığı sanatçı (artist) ultrasonik yakışıklı ötesi amcanın evine bakıyormuş. önce bir heyecan yaptık karşılıklı, hayır bana ne oluyorsa anlamadım o kısmını. ben de genelde röntgencilik değil ama, oturduğum yerdeki komşularla göz teması gibi kablosuz kişisel iletişim araçlarını kullanmayı severim, onlar beni görmese de umrumda olmaz, ben ortalığı iyice scan ederim. Tam da yolun karşısındaki evlerde hep beyaz saçlı tonton amcaları görünce "ah ne mutlu" diye düşünürken, önünde kocaman bir ağaç yüzünden ne yaptığını göremediğim sanatçı amca çıktı... Yaw bari karşı ev resmim huzurlu olsun, tonton beyaz saçlı amcalar, mutlu genç bir çift var sonra, haftasonları balkonlarında kitap okuyorlar, çiçekleri falan... neyse bu sanatçı amca 44 yaşında olup 33 gösterenlerdenmiş... ama Linda'nın dediğine göre ciddi psikolojik sorunları var imiş ve anladığım eleman bu sorunlarını bahane olarak kullanmaya bayılıyor. Sorunu "bipolar disorder" ya da manik depresif diye tabir edilen kişilik bozukluğu, sorulduğunda ise sebep olarak babasıyla geçirdiği ilgisizlik yıllarını anlatıp duruyormuş. Lindacığımın  "aayyy aşkooommm" tiplemeli bir kız değil kesinlikle, hayatında yaşadığı şeyler için de şu ibareyi kullanıyor "anne babamın yaptıklarını anlatsam hapse girerim"... çok acılı, değişik bir hayatı var... ve gerçek... Linda'nın hayatı yanında mükemmel bir yaşamı olan artist amca sivrisinek bile değil aslında... bir süre beraber oluyorlar ama Linda bakıyor adam düzelecek gibi değil, manyak, karşı koyulmayacak derecede yakışıklı (görmedim bilmiyorum) ama fişi çekiyor... diyorum ya çok güçlü bir kız, bayılıyorum bu özelliğine... neyse aradan 1,5 yıl geçiyor ve olalaaa tekrar hortluyor amcaamız... hikaye burada kaldı devamını ben de merak ediyorum ama konu Linda ile sohbet olunca daldan dala daldan dala oluyor olay...
Sonuç: artist amcanın evinin önünde kocaman bir ağaç olduğu için hiçbirşey göremiyorum. poğaça işine girersem para kazanabilirim. tez için hiçbirşey yapmadım...

21 September 2010

Varsayımlara yer açalım...

Farkettim ki sabit fikirli olduğum için bazı saçma ön yargılarım var. Ama bu her zaman böyle değil. Aslında pamuk gibi olduğumu düşünüyorum ama sanırım doğadaki pamuğun içindeki çer çöp gibi bir sürü siyah benekcik de barındırıyorum bünyemde. Durum böyle ise derdini bilen dermanı da aramasını bilmeli. Herşey ihtiyaçlardan doğduğuna göre içsel arınma programı kapsamında bir dizi değişiklikler yapmaya karar verdim. "Beni sinirlendiren olayların hepsini sevdiğimi" varsayarak adım atmaya karar verdim. Varsayımları seviyorum ve aklıma hep şu örnek geliyor... Lise ve ortaokul yıllarındaki fizik derslerinde gündeme damgasını vuran sürtünmesiz ortam varsayımların en yalancısıydı belki. Gerçek hayatta böyle birşey mümkün olmayacağı için fizik problemlerinin çözülmesine olanak sağlamak adına sürtünmesiz ortam varsayımı hayatımızı kolaylaştırıyordu. İşte bu sebeple bundan sonra ben de hayatıma problemleri çözebilmek adına bir sürü varsayım almaya karar verdim... Adı üzerinde varsayım işte, gerçeklikten uzak problemsiz hayat...

20 September 2010

seni görüyorum...

hiç tanımadığım, uzak diyarlardaki insanların göz bebeklerinde beni görebiliyorsam bu sendendir, sendeki bendendir...

17 September 2010

Tutulma - Edward yok ama idare ediniz ben varım :)

Notre Dame'ın kamburuna benzediğim ya da Fred Çakmaktaş gibi tutulup kaldığım için yatay düzlemin verdiği konforla sesleniyorum. Vilmaaaa Vilmaaaaaa yetiş :)
Londra'da yakı bulmayı beklemediğimden, teknoloji harikası oksijen ile temas ettikçe belli bir sıcaklığa ulaşan sıcak bantlar ile biraz biraz iyi hissediyorum, ama geceleri tabutta yatarmışcasına tavanı izlemek, hayat denklemleri kurmama çok yardımcı oluyor cidden. tavsiye ederim. Bu genç yaşta düşmüş olduğum bu durumu gelecek yaşlarımın bana telgraf çekmesi olarak yorumluyorum.
Eski pakistanlı ev sahibimizin bir aylık kira kadar tutmakta olduğu depozitomuzu geri vermek istememesindeki haşin ısrarını, hiç tanımadığımız bir insanın yardım elini uzatmasıyla öyle güzel kırdık ki, hayatımdaki ilk çeki de bu sayede almış bulundum dolayısıyla. uzun uzadıya anlatıp kafa şişirmek istemiyorum ama bu sonuca ulaşmamız cidden mucize oldu diyebilirim. çünkü ev sahibimiz bizi mahkemeye vereceğini söylemişti ama haklı sebeplerimiz karşısında OK NE KADAR YAZIYORUM diyerek çeki yazıp elime tutuşturdu. henüz para hesabıma geçmemiş olduğu için bir rahatlama moduna geçemedim ama yabancı bir ülkede kanunu bilmediğini sanarak insanları aptal yerine koymaya çalışan solicitor bozuntusu adamı bozguna uğratmanın keyfine vardım. bunu tek başıma başaramazdım, hiç tanımadığım bir insanın HAKSIZLIĞA DAYANAMIYORUM diyerek bizimle gelmesi ve yardım etmesi işte beni hayata bağlayan ve şükrettiren sebep. inandığın sürece yalnız değilsin, bunu hissetmek çok güzel bir duygu. hayatı seviyorum, teşekkürler bir kez daha...
 :)

13 September 2010

düşünüyorum


geciktirmeden yazmalıyım dediğim güzel konser anılarımı kafa karışıklıklarım esir aldığından bohem dünyanın kapılarını aralayacağım. 12 Eylül sanırım tarihsel açıdan kendini hatırlatmaya ayarlanmış bir tarih. darbeci anayasaya karşı sözde demokratik, özde bullshit bir anayasanın demokratik koşullarda oylanmasından çıkan haksız sonuçların göğüsleneceği günler bekler güzel ülkemi... kıyı şeridinde gösterilen direncin iç bölgelerde olmaması, biz-siz ayrımını belirginleştiren bu koşullarda evet biz artık azınlığız... 12 DEV ADAM ne yapsın? yine de helal olsun, büyük başarı. ama yine de içim sıkılıyor, uykularım kaçıyor. varsın bakalım bu "demokrasi" Türklerin elinde nasıl maymuna dönecek cümle alem görsün?

08 September 2010

mesaj kaygısı güden insanın buldukları...

Dün yazı yazarken açık olan TV'den bir söz kulağıma çarptı, çarptı diyorum çünkü gerçekten çok hoşuma gitti, ne yazık ki filmin adını sanını cismini yakalayamadım ve bulamadım... "spirituality is not a religion. Religion divides people whereas spirituality unites them."

Afrikalı Leo - Amin Maalouf


Okuduğum her kitabın bir hikayesi oluyor muhakkak. Ve bu hikayedeki kahramanlar ile kitabı okuduğunuz süre içinde görünmez bir ilişki içinde oluyorsunuz sanki. Bahsettiğim kahramanlar kitaptaki kahramanlar değil, size kitabı ulaştıran, bulaştıran, tanıştıran kişiler. İşte bu yüzden birinden kitap hediye almak ve birine kitap hediye etmek çok hoşuma gidiyor. Bazen fiziksel anlamda bu hediye alışverişi gerçekleşemese bile, fikrine, içgörüsüne değer verdiğim insanların tavsiyelerine hep önem veriyorum. İşte bu defa da başlıkta sözü edilen kitabı bana ulaştıran, blog sayesinde tanıma fırsatı bulduğum can dostum ikram oldu.
Havaalanında beni uğurlarken bu kitabı bana hediye etmek istediğini söyledi. İşin güzel tarafı, kitabı okuduğum sürece "yalnız değilim" duygusu çok hoşuma gidiyor. neyse uzatmadan kitapla ilgili düşünce ve paylaşımlarıma geçmek istiyorum.

"Afrikalı Leo, gerçek bir yaşam öyküsünden çıkarılmış düşsel bir yaşamöyküsü: "Bir berberin sünnet ettiği, bir Papazın vaftiz ettiği" Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez Zeyyati alias/namıdiğer Giovanni Leone de Medici'nin, Leo Africanus yani Afrikalı Leo'nun özyaşamöyküsü - yazmış olsaydı yazacağı gibi... Amin Maalouf, bu ilk romanında - daha sonra Semerkant, Tanios Kayası, Doğunun Limanları, Yüzüncü Ad ve öteki romanlarında da yapacağı gibi- tarihle/tarihten olağanüstü bir halı dokuyor. Bir uçan halı... " (Kitabın arka kapağından aynen alınmıştır.)

şimdi bu aralar biraz takık olduğum şey ise kitabın orjinal dilinde basıldığı tarih ile türkçe olarak ilk basıldığı tarih arasındaki fark. Bu kitabımız ilk olarak 1986 yılında basılmış 1993 yılında ise Türkçe'ye çevrilmiş. (Ben 2010'da okudum, utanç verici benim açımdan)

Gelelim hediye olarak aldığınız kitaplardaki serüvene... Özellikle size verilen kitapta, ulaştıran kişinin (kahramanın) izlerine raslamak ise çok eğlenceli. Altı çizilen satırlarda özellikle durup düşünüyor ve diğer tarafın neler düşünmeye çalıştığını hayal ediyorsunuz.

Altı çizilesi yerler ve notlarım ise şöyle;

s.11 - "Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyancası konuştuğumu duyacaksın; çünkü bütün diller ve bütün dualar benim dillerim, benim dualarım. Fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrı'ya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim."
s.22 - "... Tanrı böbürlenen insanları sevmez."
s.40 - "Ölüm yaşamımızın iki ucundan tutmakta:
           Yaşlılık ölüme, çocukluktan daha yakın değildir."
s.143 - "Sen ki bunca kitap okumuşsun, çok uzun zaman önce bir sultanın annesinin, oğlu doğduğu zaman ne dediğini bilmiyor musun? Akıllı olman için dua etmiyorum. Akıllı olursan aklını güçlülerin hizmetine verirsin. Talihli olmanı istiyorum ki akıllı insanlar sana hizmet etsinler."
s. 159 - "Bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar." (bu en sevdiğim kısmıydı)
s. 182 - "Bedevi bir kadına bir gün en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuşlar. Kadın şöyle yanıt vermiş: 'Hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyene kadar, yolda olanı da eve dönene kadar."
s.199 - "Birçok kişi varsıl olmak için dünyayı dolaşır. Oysa sen, oğlum, dünyayı dolaşırken varsıllığa rastlayacaksın." (ehheeh bundan istiyorum ben de)
s.205 - "... varsıllık ve güç, sağduyunun düşmanıdır. Bir buğday tarlasında kimi başakların dik durduğunu, kimilerinin de boyun büktüğünü görmüyor musun? Dik duranların içi boştur. Öyleyse seni bana getiren, ve böylece Tanrı'nın yardımıyla sana varsıllık yollarını açan alçakgönüllülüğü elden bırakma."
s.208 - "Yaş yirmi olursa, akıllıca davranmamak akıllılıktır." (ben bunun her yaş için geçerli olduğunu düşünüyorum ihihi)
s.321 - "Erdem, eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse sağlıksız olur." (***** :)
s.373 - "İnsanların görüşünü dar bulduğun zaman kendi kendine Tanrı'nın ülkesinin çok geniş olduğunu söyle; O'nun elleri çok geniştir, O'nun yüreği de çok geniştir. Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama." (belki de en sevdiğim kısmı buydu, son)

07 September 2010

U2 İstanbul Konseri ve düet...

Sanırım dün bütün İstanbul Olimpiyat Stadı'nda U2 konserindeydi...Uzakta olunca ancak facebookdan yapılan güncellemeler sayesinde kim nerede ne yapıyor gibi bilgilerine kolaylıkla erişebiliyorsunuz. (şu an yoldayız, şu an kuyruktayız, OMG OMG) (tamam ayrıca sinir de oluyorsun o ayrı)
Konsere gitmek gibi olmaz tabi ama aşama aşama gitmiş kadar hissettim neredeyse.
Konserin ilginç tarafı U2'nun düet yapmak üzere Zülfü Livaneli'de karar kılmış olması. Zülfü Livaneli'nin twitter hesabındaki bilgilere göre Ferhat Göçer ve Zülfü Livaneli arasındaki düet çekişmesinde U2 tercihini Zülfü Livaneli'den yana yapmış. Kesinlikle çok daha doğru bir karar olmuş. Ama yine işin ilginç yanıdır ki Türkiye'nin siyasi konularına karışmaktan kendini alamayan Bono zamanında ermeni soykırımını tanımayan Türkiye'yi ayıplamışken şimdi Zülfü Livaneli'yi seçerek her tarafı sanki memnun etmek ister gibi bir hamle yapmış.
Neyse konumuz müzik olunca yapılan düete yer verelim...


U2 Istanbul - Bono & Zülfü Livaneli Düet
Uploaded by sazsozben. - Music videos, artist interviews, concerts and more.

bol bilinmeyenli denklem ve bazı sabitler

aralıksız izlenen romantik komedilerin bünyede yarattığı tarifsiz duyguların, filmin mutlu veya mutsuz sonla bitmesine bağlı olarak değişkenlik gösterdiği bünyemde hiçliğin yarattığı boşluk mu yoksa boşluğun doldurduğu hiçlik mi baskın güç?

05 September 2010

Bir Pazar Sabahı

Eski evimizde tüm çiçeklerini dökmüş, kel aynak gibi iki sopadan ibaret olan orkideyi yeni eve taşınmamız sırasında, sokaklarda elimde taşırken bana çok gülmüştü ev arkadaşlarım... aslında şunu kabul edebilirim, biraz "homeless" gibi bir haldeydim, elimde saksı ve saksının içinde ümitsiz bir çiçek... ama ben yalnız bırakmak istemedim onu, orkidelerin çiçeklerini dökse bile atılmaması gerektiğini zamanı gelince yeniden çiçeklendiğini biliyorum... ayrıca bir de eski çiçeklerimi özlerken Londra'da bana yoldaş olacak bir çiçek bulmam gerekiyordu işte buldum, adı HOPE :) bu isim de çok klişe biliyorum ama yine bin bir dert arasında emlakçılarla uğraşırken yeni emlakçımızdaki Cindy (isme aldanmayın hint asıllı bir ingiliz, kocası müslüman olduğu için sonradan müslüman olmuş ve kendi ailesi tarafından dışlanmış) elimdeki çiçeği görünce "aa bunu niye getirdin ki?" gibilerinden beni yadırgadı, ben de o sırada hemencecik bir tomurcuk parçası gösterek "bak işte, umut var bunda" (there is HOPE) dedim... herkes gülmüştü... ehehe işte bizim HOPE yeni yerini sevmenin gazıyla küçük bir yaprakcıkla gelecek çiçeklerini müjdeledi...
 mutfak penceremden bu satırları yazarken bir yandan da ev ahalisinin kalkmasını ve onlar için hazırladığım süpriz kahvaltıyı görmelerini istiyorum. Menümüzde zeytinli ekmek var. Umarım güzel olmuştur. Sonrasında ise Londra'nın belli başlı sokaklarının trafiğe kapatılıp bisikletlerin tekeline geçmesine destek vermek üzere Mayor of London's Sky Ride a katılmayı düşünüyoruz.

29 August 2010

Pozitif Düşüncenin Sihirli Gücü - Prof. Dr. Nursel Telman



İtiraf etmeliyim ki bu başlıkta bir kitaba asla elimin gideceğini düşünmezdim. Bir bakıma ben para verip almadım, halamın kütüphanesinde eşinirken karşıma çıkıverince, babannemin de ölümü üzerine, "eh bundan iyi zaman mı olur kardeşim, sihir mihir de diyor, denemeye değer" diyerek başladım okumaya... kitabın kendisi ince, ama benim gibi üşengeç birinin elinde gezgin oldu, İzmir'den Londra'ya uzanan yolculuğumda çantamın vazgeçilmez konuğuydu.

kendimi oldukça pozitif bir insan olarak gördüğümden, tipik bir aslan kibiriyle (aslanız zaten ama neyse) "heheyt ben pozitivizmin kitabını yazarım" kafasındaydım. ama gördüm ki işler biraz farklı olabiliyormuş. Yani ağzımıza sakız yaptığımız güzelim kelimeler içleri dolunca daha çok tat veriyormuş. kitapta altını çizdliğim bazı yerleri paylaşmak üzere bu posta giriştiğim için kitabı okumayanlara spoiler olabilirim. gerçi sürükleyici bir roman olmadığı gibi spoiler olmanın da bir sakıncası olacağını sanmıyorum. örneklerle birlikte teoriyle harmanlanmış, okunası bir kitap diyelibilirim.

şimdi fasulyenin faydalarına geçebiliriz...

1. Öncelikle kitapta size sunulan küçük bir test ile A veya B tipi olarak belirtilen insan gruplarından hangisine ait olduğunuzu öğrenebiliyorsunuz.

2. pozitif düşünce olarak her yerde karşımıza çıkan bu kelime öbeklerinin içini dolduracağımız kısım ise özetle şu; pozitif düşünce=rasyonel düşünce veya alternatif üreterek düşünme

Sıkça kullandığım "herkesin kendine göre geçerli bir sebebi vardır" lafına akademik açıdan da destek bulmanın gururuyla " yaşanan olayları, yaşam sürecimizde edindiğimiz kalıpların hakimiyetinde değerlendiririz" (sy.64).
(tez yazdığım bu dönemde emeğe saygı kapsamında alıntı konusundaki hassasiyetimi gözler önüne sermek istedim :)

kitapta hafıza ve bilinç kavramları detaylandırılırken düşünce sistemini yeniden yapılandırmaya yardımcı olacak 3 aylık egzersizlere yer verilmiş.

Birinci ayın egzersizi: (sy. 80)
Gözünüz kapalıyken gözünüzü açıp kapamak suretiyle gözünüze ilk çarpan obje hakkında aklınıza gelen kavramları listelemek gerkeiyor. Burada amaç aklınıza ilk gelen şeyin haricinde hafızanızda o objeye dair "başka nelerin olduğunu" açığa çıkarmak. Bu oldukça kolay bir egzersiz, zamandan ve mekandan bağımsız her an her yerde kolaylıkla uygulanabilir.

İkinci ayın egzersizi:
İlk ayda yaptığınız egzersizde seçmiş olduğunuz objelerin daha karmaşık olanlarına uygulanmak üzere "başka ne var?" sorusunu sormak gerekiyor. Örnek olarak insan, ev ve ağaç verilmiş.

Üçüncü ayın egzersizi:
bu sefer işin içine duygularımız giriyor. örnek olarak "sevgi" kavramı verilmiş. amaç düşündüğünüz duygu hakkında hafızanızda o konu ile ilgili yer alan bütün bilgilerin bilince gelmesini sağlamak. ardından "nefret" kavramı için örnekleme yapılmış.

üç aylık "başka ne var" sorusunu uyguladığınız basit obje- karmaşık obje- duygu (sıraya göre) egzersizlerinden sonra hedeflenen hafıza ve bilinç arasındaki sinir ağlarını devamlı aktive ederek, iletişimin hızlanmasını sağlamak. bu sayade aklınıza ilk gelen düşüncenin esiri olmaktan kurtuluyorsunuz. çünkü bundan sonra gelecek uyaranların tanımlanmasında bilinç tek bir malzemeye bağlı kalmamış olacak, yani başka bir deyişle içinden seçebileceği bir çok alternatif olumlu ve olumsuz bilgi olacak.

kitapta bahsedilen başka egzersizler de var fakat emeğe saygı kapsamında bu kadarla yetinelim. özetle konuyla ilgisi olanlara tavsiye ederim :)

Öncelik sırası

Kargaşa bulutum büyüdükçe önem sırasına koymam gerekenler kafamı karıştırabiliyor. Geçmiş yıllarda çalışmış olduğum firmadaki amirim (müdürüm) (bayılıyorum amirim lafına çok gırgır, adam genel müdür bile olsa benim üstümdeki herkes amirim tıpkı sıfırdan büyük her sayının + (pozitif) olması gibi... aaa bak doğru söyledim, sıfırdan büyük olan herşey pozitif ister 100 ister milyon olsun) bana "işlerini prioritise etmelisin aksi takdirde herkesi memnun edemeyeceğin gibi başarısız olacaksın" demişti... bir bakıma haklıydı aslında, şimdilerde düşününce hak veriyorum kendisine. depozito konusunda ilerleme yok, aç gözlü pakistanlı ev sahibimize her gün kötü enerji ve dileklerimi göndermekle yetiniyorum şimdilik...
içimde ise şöyle bir his var, bisiklete binip yeşilliklerin içinde kaybolmak istiyorum, huzura ve suya doğru :) yanımda fotoğraf makinem, ve kahkahası bol renkli dostlarla... güzel kitaplar okudum bu ara, internet bağlansın diye beklerken, daha doğrusu kramplardan kramp beğenirken, özlenen aktivitelere fırsat buldum, mektup yazdım... devam edeceğim...

18 August 2010

Taşınmaca kaldırmaca götürmece

Sessiz kalmak için kendimce sebeplerim olduğu için güya aslanlara bahşedilen ağustos ayının çoğunu endişe bulutu içerisinde geçirdiğim için kendimi kutluyorum. 9 ay önce binbir zorlukla bulmuş olduğumuz evimizden yine binbir zorluk ile taşınıyoruz. en azından bu defa ev bulma kısmı zor olmadı diyebilirim ama varolan ev sahibimizin avukat olması ve açgözlülüğü yüzünden türlü stres ve sıkıntılar içerisindeyiz. içeride 1 aylık depozitomuz olduğundan mütevellit o parayı alıncaya kadar da stres düzeyimiz kendini koruyacak sanırım. tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de 3 bayanı ofisinden kovması kendisine "denyo of ages" ödülünü vermeme sebep olacaktı ki işin ucunda depozitomuz olduğu için sessiz kalmak zorunda bırakıldım(k).
gerçekten yabancı ülkede kim kimi ne kadar dürtebilirse mantığıyla hareket ediliyormuş, yaşayarak deneyimleyerek öğreniyorum.
ON THE JOB TRAINING, FUN FUN FUN :/
yarın ise emlakçıdan kaldığımız evin durumunu kontrol etmeye gelecekler. herşeyin bir prosedürler silsilesi içinde işlemesi iyi mi kötü mü bilemiyorum. ama öğrendiğim birşey var, başıma bir iş gelecek olursa karşı tarafı en iyi etkisiz hale getirme yolu PSİKOLOJİM BOZULDU, KENDİMİ TEHDİT ALTINDA HİSSEDİYORUM... bunlar anahtar kelimeler. madem öyle bundan sonra böyle... biraz sinirliyim de. hayatıma yön verememiş olmamın ağırlığı altında ezile büzüle bir hal alıyorum. burada yaz mevsimi de yaz gibi olmadığı için serin giden havalar beynimi sersemletmek yerine tam randıman çalışmasına olanak veriyor. bu da şu anlama geliyor ki kafa karışıklığım hiç bitmiyor, beynimin içindeki vıdı vıdı yani. sürekli ON.
şimdilik bu kadar... güneş açıncaya dek, astalavista...

09 August 2010

fonksiyonlar

konumuz nedir diye sorarsanız hayal kırıklığı diyelim. hepimiz öyle veya böyle yaşıyoruz bu duyguyu. temelinde beklentiyle örtüşmeyen realite sonucunda ortaya çıkan bu duygu insanı düşünmeye sevkeden kimi zaman yapıcı kimi zaman da yıkıcı olabilen bir olgudur diyelim. peki bu beklenti denilen şey nedir? kontrol edilebilir mi? varlığı mı iyidir yokluğu mu? yoksa beklentinin varlığını iyi ve kötü gibi nesnel şeylerle adlandırmak adil midir?

kafam karıştı şimdi, ortada bir fonksiyon var. f(x). kendisi hayatımız olur esasen. x de bu beklentilerimiz desek... işte o zaman başlar çeşitli denklemler oluşmaya. ben diyorum ki beklenti olmadan hayat olamaz... yani yapanlar vardır ama benim durumumda aksi sonuç vermiyor sanırım. konu dallanıp budaklanmadan, benim kafam da oldukça karışmışken, kısa kesmek faydalı olacaktır.

02 August 2010

Doğumgünü



Eveet bir çentik daha attık duvara... ani bir süprizle mumlarımı üflerken dileğime odaklanamadım ama umarım herşey çok güzel olur :)) bu yazı da kendi kendime doğumgünü armağanı olsun. okuyanlara da şans getirmesi dileğiyle, iyi ki doğmuş muyum nee :))

28 July 2010

Deneme...

Herkes deniyor ben de denemek istiyorum... deneme diyebilirsin ama tutamıyorum zamanı, kenan doğulu bile tutamamış ben mi tutayım (kötü oldu kabul)

tamam yine classic fm yayında ve beni düşüncelere sevkedecek derecede anlamlı çalıyor, ikincisi The Box filmini yeni izlemiş olmam Donnie Darko sonrasında hayal kırıklığı yaratmış olsa da, filmden çıkabilecek güzel alıntılar ve dersler vardı allah için...

birincisi "hayatımızın kendisi bir kutu aslında, içinde yaşadığımız ev bir kutu, izlediğimiz televizyon bir kutu ve biz bununla kendimizi öldürüyoruz. ölünce içine girdiğimiz bir kutu..." bu böyle uzayıp gidebilir... kutu yerine sınırlandırılmış demek geliyor içimden. hayatımızın her anında bir sınırla çarpışıyoruz. İlginç gelebilir ama çok basit bir yöntemle insanın istediği anda herşeyi yapabileceğini ve değiştirebileceğini kendime kanıtlamış oldum. Nasıl mı?

Bulaşık yıkıyorum, eylem basit. Her zamanki gibi içi yarıya kadar çay/kahve dolu muglar lavabonun içinde. çay veya kahve koyu renkli sıvılar... hayatımızdaki ya da vücudumuzdaki kötü düşünceleri sembolize etsin. bir yandan da muslukdan sabit hızla saf temiz yeni su, içi yarıya kadar kahve/çayla dolu olan bardağın içine nüfuz ediyor. bardakdaki su seviyesi ilk etapta aynı koyulukta yükselirken belli bir süre sonunda taşarak taşarak bardağın içindeki koyu sıvı saf suyla yerdeğiştirmiş oluyor...
bunu gözlemlerken birden bire "hiçbirşey için geç değil" dedim kendi kendime.

ama diğer taraftan da bardağın içindeki koyu sıvıyı sembolize eden ya insanlar olsa dediğimde, tanıştığın her seni insan eski kötülerini kovamayacak ki. dahası aşağıdaki kötüler yeni gelenleri etkileyecek... ben o kötü insanları yoksaymak istiyorum. keşke hiç olmasalardı...

26 July 2010

Arayı açmak...

Evet, nerede kalmıştık... Türkiye'deki tatilim ile ilgili farklı hayaller kurarken, babaannemi kaybetmenin verdiği şeyle (buraya uygun kelime bulamadım) bambaşka bir düzlemde geçti herşey... evet aynen hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. fotoğraf çekmek için kullandığım makinama video kamera muamelesi yaptım bolca... çünkü resimler tatmin edemedi beni ve zamanı yakalama sevdamı... dedemle sohbetlerimi ve anılarımı kaydettim bolca... farkettik ki gidenin ardından en güzel anı onunla olan videolarınız... resimler de bir nebze tuz bassa da yaranıza, izlemek istiyor insanoğlu...

döndük dolaştık geldik yine Londra'ya... her gidiş ve dönüşün barındırdığı "bundan sonra"larla başlayan bol başlangıç cümleleri kazıdım kafama... bakalım ne kadarını başaralabileceğim.

bu aralar gündem yoğun tabi 21 ağustos'da çıkmak zorunda olduğum bir evim beni yeni bir barınak arayışına itiyor haliyle... acılı edebiyat oldu burası... neyse gece gece bu kadar kanırtmasam iyi olacak. masam hala dağınık, yapılması gidilmesi gereken yerlerin broşürleri ile dolu, mektup yazacağım insanların adresleri de önümde...

karar verdim pub'ı da bırakıcam, bardağı taşıran damlalar beni yoruyor artık... sanırım başka iş arayışlarına da başlamam gerek... bir yandan da tez için çalışmam gerek, teknik olarak 9 haftalık bir sürecin içindeyim ve gün başına 459 kelime yazarak 20000 kelimelik tez için iş dağılımını insanı bir şekilde gerçekleştirebilirim ama ah o tembellik...

ey hayat yapacak ne çok şeyim var değil mi? seni seviyorum ama yine de, sunduğun renkler, gösterdiğin yüzler ve atraksiyonların için...

b.

02 July 2010

Nedir bu?



Öncelikle ricamı kırmayıp babaannemi ve dedemi, mutlu bir şekilde hatırlamama yardımcı olacak bu çizimi ile yazımı renklendiren Ahmet Coka'ya teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Ölüm insana gerçek gelemiyor işte... Gidenin uzaklara gitmesi ve sanki bir gün geri gelecekmiş hissini konduruyor kalplere. En son 2009'u uğurlayıp 2010'a girerken görmüştüm onu. sonra hasret kuşu serimize Londra'dan devam ederken nisan ayının başında rüyamda babaannemin bana BEN GİDİYORUM demesi ile irkilmiştim. işte meğerse o zaman vedalaşabilmiş meğerse benimle. 14 haziran'da verilen son nefesi 3 gün daha ileriye alabilseydim belki bir kez daha elinden tutup öpebilecektim ama işte hepsi boş, hepsi laf...

Acınızın başkaları üzerinden size etkilerini çok net görebiliyorsunuz. Dedemin üzüntüsüne, babamın üzüntüsüne de üzüldüğümü farkediyorum. Dedeciğim 68 yıllık hayat arkadaşını yitirmenin hüznünü yaşarken, babam da annesinin gidişine BURNUM SIZLIYOR ACIDAN diyerek veryansın ediyor.

Ben ise sadece rahmetli babaannem gibi NEDİR BU diyorum...

16 June 2010

bitsin artık bu çile, propose edemem bile bilee :)

Gözümden yaş değil uyku akıyor... proposal yazmaya kasıyorum, sıkıldım...yüksek dozda kafeinden midemdeki yanmanın haddi hesabı yok. sabahlama niyetiyle yola çıkıp, eşeğimin çüş demesi münasebetiyle yatağıma yollanacağım sanırım. Nasıl olsa deadline perşembe günü... yarın uzun olacak besbelli...

11 June 2010

şiirsel denemeler ve dedemin doğumgünü

Londra akşamları uzun, keyifli ve serin...
yaprak enflasyonuna uğramış dallardan savrulan
uçucu kar taneleri eşlik ediyor, çayıma, birama, suyuma...
her ne kadar bir gıcıklık olsa da boğazımda,
şikayet etmiyorum alerjik semptomlara.
Bahar sonuçta...
her ne kadar Türkiye'de yaz da olsa...

şiir sevmem, ya da sevmezdim. bilerek isteyerek şiir kitabı alıp okumadım haa biri hediye ederse el mahkum okurum o ayrı... nerden çıktı bu şiir konusu ben de anlamadım yazayım dedim. içi kıpır kıpır olur ya insanın ama bir de buruk. Bugün dedemin doğumgünüydü, ona kart yollamıştık kardeşimle bu haftanın başında... Seviyorum bu ülkedeki her duruma, ihtiyaca göre kart bulunabilmesini... Hemen günün anlam ve önemine uygun üzerinde 90 yazan güzel bir kart seçildi... Dedem 96 yaşında olduğu için, itina ile sıfır rakamı altı rakamına dönüştürüldü... içine güzel bir dörtlük tasarlanıp özenle yazıldı... kartı alan dedem ve tüm aile fertlerinde mutluluk dolu gözyaşları etkisini gösterirken, biz uzakta olanlarda ise burukluk ve özlem kendini hissettirdi... neyseki haftaya şu ödev zımpırtılarını teslim etmeyi başarıp sımsıkı sarılabileceğim dedeciğime...

seviyorum sahip olduklarımı, hayatı, yaşamayı
biz hüzün kaplıyor bazen
uzaklardan derinden
ama biliyorum ki çok içten...

31 May 2010

Virajı alalım bakalım...

Uzun zamandır süre gelen plan program işlemlerimi kısmen hallettim...17 Haziran türkiye biletimi aldım, ardından 8-12 temmuz hollanda, sonra yine türkiye ve 19 temmuz'da ise londra'ya dönüş... start verildi 17 gün ve benim yetiştirmem gereken 3000-4000 kelime arası 3 tane paper... ahah canım o da ne ki derseniz, ben daha yeni başlıyorum öfff öff...emniyet kemeri falan takmıyorum arkadaş, saldım gitti...

16 May 2010

Chicken-Kitchen

Çok yoğun bir geceydi pubda yine. Müşteriler gibi ben de bazen kendimi canlı müziğe kaptırınca hatlarım kopuyor işte. Tıpkı bugün salata sosu soran müşteriye, "I have to check it with the kitchen" diyeceğime "I have to check it with the chicken" diye cevap verdim. Sonra ne mi yaptım, kaçarak uzaklaştım tabii, buna benzer bir hatayı da zamanında bir seminerde konuşma yaparken sökük yerine dikik diyerek, ve didik kelimesini sikik olarak söylediğimi zannederek, utancımdan gülme krizine girmiştim sahnede... tüm katılımcılar bayan olduğundan utancım bir nebze de olsa azalabilmişti ama yine de çok kötüydü çook :)

14 May 2010

orada olduğunu bilmek/unutmak/farketmek :)

Bazen birşeyin nerede olduğunu bilip unutursun ya, işte öyle zamanlarda, yani unuttuğun zamanlarda, olması gerektiği yerde onu aramasını bilip, orada olduğunu görüp mutlu olmalısın... kısaca gözlüğün aslında başının üzerindedir ve sen gözlüğünü ararsın, ama bir hamleyle elini başına götürüp onu orada bulduğun zaman... işte o zaman gülümsersin :)

08 May 2010

pms etkileri...



"yaşlanıyoruz yaa ne olsun :) öğrencilik ve hayata boşvermişlik var sanırım artık. ben de umur alanımı daralttım o yüzden pek umursamıyorum, ya da umursamadığımı sanmaya zorluyorum amaaan ne olsun işte, çikolatasızlıktan kaynaklanan endorfin eksikliğinde ortaya çıkan tüm defectleri bünyemde bulunduruyorum ne diyim daha."

tüm bunların sebebi pms. ben masumum ihihi

07 May 2010

Etkilendim...

Barda part time çalışmaya başladığımdan bahsetmedim değil mi? bu uzun bir konu kısaca geçiştirmek istemem bunu. neyse konumuz ise 19 yaşındaki Avustralya'lı Heath'e soruyorum, planın ne dostum? bu yılı Londra'da geçirip, sonra Kanada'ya eski kız ardakaşımın yanına gidip orada master yapmak istiyorum diyor. Diyorum ki dostum emin misin exden next olmaz derler, ya da buna deyeceğine inanıyor musun? EVET diyor kesinlikle... ne kadar ilginç değil mi kimileri eski ilişkilerine ne kadar da ... buraya sıfat bulamadım ama takdir belirten bir sıfat iyi giderdi diye düşünüyorum. etkileyici işte ya da ben yaşlanıyorum sanırım :/

03 May 2010

Bu ne şimdi...

Vietnam lokantasında garson kıza bayanlar tuvaletinde tuvalet kağıdının bittiğini söyledim... OK dedi. ben masama döndüm tam bir fondipin ortasındayım, hatun kızımız elinde bir tuvalet kağıdıyla bana doğru geldi ve elime tutuşturdu tuvalet kağıdını... bu ne şimdi dememe kalmadan 'high' olmanın etkisiyle "cheers" dedim, sanki çok normalmiş gibi elimdeki kocaman rulo tuvalet kağıdıyla tuvalete gittim... dahası tuvalette zaten bir rulo tuvalet kağıdı olduğunu farkettim... of ya özetle rezil oldum. tabi chopstickle sigara içmem de cabası... durun bir dakika yaw ben hayatımda sigara içmedim, sigaradan da nefret ederim. iyi geceler :()

11 April 2010

Sonunda izledim:ISSIZ ADAM

Blog canmış meğer...
Gecenin bir yarısında ses etmek istediğinde sessizce beni dinleyenmiş...
Söylesem güler misin, yoksa "tipik sen" mi dersin bilemiyorum ama üzerinden zaman geçmesine ve popülist yaklaşımlara olan antipatim nedeniyle izlemeyi reddettiğim ISSIZ ADAM filmini an itibariyle izlemiş bulunuyorum. İşin garibi ilk defa bir filmi izlemeden IMDB'de oy verdim... tahmin edersin ki 10 verdim. Ama oy vermeden önce de IMDB'de 10 üzerinden 7.1 alan filme, izleyenlerin verdiği oyların cinsiyet ve yaşa göre dağılımlarını inceledim. 45 yaş üstü bayanların kullandığı oylara dikkat çekmek isterim. Eh tabi haliyle tüm terkedilen kadınların istediği senaryo gerçekleşmiş filmde.
Niye filmi izlemeden oy verdiğim tartışılır elbet, ben de anlamış değilim niye oy verdim. İngiltere'de genel seçimler yaklaşıyor ya ben oy kullanamayacağım için önüme çıkan her yerde oy veresim geliyor herhalde. eziklik işte...
sanırım benim hayatım için "çok güzel hareketler" yerine "bir dizi anlamsız hareketler" bütünü ya da parçacıkları ifadesi yerinde olabilir. BABAM ve OĞLUM filmini sinemada izledikten sonra EGEsel faktörler dolayısıyla ÇAĞAN IRMAK'a hayran kalmıştım. (İzmir'i özledim sanırım neyse...)
Ya ne alaka kura bugüne çıktı. Ben kendime mani olmaya çalışıyorum çünkü neden izlediğim herşeyin etkisinde kalıyorum, kendime dert ediniyorum, karakterleri kafamda belli bir süre yaşatıyorum, konuşturuyorum. hatta bazı durumlarda "hah işte o böyle yapardı" diye düşünüyorum... çok düşünüyorum sürekli düşünüyorum. işim olmadığından mı? tabi ki hayır, ama nedenini bilmiyorum. sırf bu yüzden roman okumadım uzunca bir süre... işte o boşlukta da SOFİ'nin DÜNYASI çıkmıştı, lise sondaydım. felsefeye bulaştım... ama orada da daha çok düşünür oldum ama en azından duygusallıktan uzaklaşmaya çalıştım. Ah bak laf lafı açıyor işte... İlkokulda Gülten Dayıoğlu'nun MİDOS KARTALININ GÖZLERİ diye bir kitabını okumuş ve Gülten Dayıoğlu'na mektup yazmıştım. adresini bilmiyorum tabi, zarfın üzerine GÜLTEN DAYIOĞLU yazdım cevap bekliyorum. Kitap bitmişti ama ben ona sorularımı göndermiştim. uzunca bir süre cevap gelmesini bekledim ama nafile... işte ilk hayal kırıklıklarım...
Cumartesi gecesi bir ISSIZ ADAM'dan nerelere geldim... esas konu derin ve klişe olduğu için hiç ona girmiyorum bile. neyse sanırım bu yazı burada bitmeli ve ben uyumalıyım...
İyi geceler.

09 April 2010

Meksika Yemeği ve Bereket Duası




Yer: Tequila Tex-Mex

Açlıktan gözü dönen gençler uzun zamandır gözlerine kestirdikleri Meksika lokantasına gitmeye karar verirler. Özellikle bütün bir gün aç kalınıp, akşam yemeğine saklanan iştahlar itina ile açlıkla terbiye edildikten sonra hedeflenen yere varılır.
Meksika yemeklerini uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok, burada değinmek istediğim önemli bir konu var.
Oturduğumuz masanın hemen arkasındaki duvarda gözümüze çarpan Bereket Duası ve Nazar boncuğu bizi bizden alır elbette... Çalışanların İtalyan, İspanyol ve Brezilyalı olduğu, buram buram Meksika kokan bu yerde gözümüze çarpan şey ile eheheh hübele hebele muhabbetine giriş yapılır. (Yukarıdaki resimde görülen amcamızın sol üst köşesinde sözü edilen bereket duasını ve nazar boncuğunu bulabilirsiniz. ne yazık ki kendim resim çekmedim bizzat kendi sitelerinden aldım :) (ay bu arada gülen yüz ifadesi ile parantezi kapatmaya bayılıyorum böylelikle bir taşla iki kuş vuruyorum, fırsatçı mıyım neyim neyse konuya dönelim :)
Sosyal kelebeğim ya insanlarla konuşmadan duramıyorum, hemen bu işin sırrını çözmeliyim diyerekten yemeklerimizi servis yapan sevimli kızımıza konuya giriş yapabilmek adına muhabbet mezecikleri ürettim :) işte kızımız İtalyan, zaten bozuk ötesi ingilizcesinden buram buram belli ediyor nereden geldiğini ama ben İtalyanları severim yani neyse o ayrı konu :) kızımızdan alıyoruz detayları bir bir... Mekanımızın sahibinin eşi Türk'müş meğersem. Sanırım ismi ya Gülce ya da Gülçin imiş... (bu isimlerin telafuzu bir İtalyan tarafından yapıldığından ancak 2 ihtimal olabilir değil mi)
Ama ama dahası mekan güzel, kokteyller daha da güzel... Tam tamına 200 çeşit shot vardı menüde... dene dene bitmez yani :)

08 April 2010

Saçma saçma saçma

İngiltere... demokrasi... özgürlük. Türbanlılara laf yok, kapkara peçelilere laf yok. Ama ama hoodie'lere (başlıklara) kıl oluyorlar! Şaka değil gerçekten de öyle... Ne zaman bir alışveriş merkezinin içine kafamda sweatshirtümün başlığı olarak girmiş olsam, arkadan güvenlik görevlisi geliyor "Excuse me bla bla bla" diye başlıyor, başlığı çıkarttırıyor, neymiş efendim YASAKMIŞ...
Yaw ne mantıktır anlamıyorum, etrafa bakıyorum Arap hatunlar simsiyah kara çarşafla dolanıyor; gözleri bile zar zor görünüyor, adam gelmiş benim başlığıma laf ediyor... Bir değil iki değil, aynı yerde de değil, farklı zamanlarda farklı alışveriş merkezlerinde uyarıldım. sadece ben de değil, arkadaşlarımın da başına geldi... Bu saçmalık değil de nedir şimdi? Biri bana açıklasın gerçekten...

01 April 2010

Çikolata "After Eight - No one leaves"


Eee malum Easter Zamanı... Ben bu yumurta şekilli cafcaflı çikolatalara nasıl direneceğim diye kara kara düşünürken her yerden saldırıyorlar canım...haksızlık. Çikolata ve nane kombinasyonu bana pek hoş gelmez, ben portakallı çikolatacılardanımdır. Ama Nestle'nin After Eight reklamını görünce içim bir hoş oldu. Hem sadelik hem de çok şey anlatması açısından çok başarılı olmuş.

28 March 2010

tatil çikolata paskalya - sisters in london

Tatil tatil tatil... sınavlar bitti bitmesine ama şimdi de yerini bir boşluk kapladı sanki... inat ettim türkiye'ye gitmeyeceğim diye ama herkesler de gidince içime bir hüzün oturdu sanki... Etrafta paskalya neşesiyle dolup taşan yumurta şekilli, birbirinden cazip çikolatalar hüküm sürerken ben nasıl rejim yapabileceğim??? neyseki kardeşimle birlikte londonsal gezi planlarımızı devreye sokarak yumurta çikolatalara savaş açacağız. Bekle bizi tatil, bekle bizi london... :)

21 March 2010

Rengarenk firefox temaları...

Gmail temalarından sonra web browserlarına renk katmak isteyenler için; birbirinden güzel temalar için; buradan buyrun.

20 March 2010

Değişiklik...

Sınavlar kapıda ya bana da yapacak lüzumsuz işler lazım ya işte o yüzden ben de blog taslaklarımla oyalanayım bari dedim... çok lazım... annem bana küçükken "lüzumsuz işler müdürü" derdi... Neden çünkü akla hayale gelmeyecek ne kadar saçma sapan iş varsa kendime meşgale yaratırdım. hey gidi günler hey.

4 günüm var, 2 sınav ve 1 paper teslim edilecek...
hadi bana bol şans...

Bu arada bu fotoyu da ben çekmiştim, 2007'de Antalya Kemer'de... Gençlik işte... Alice'de de aynısından mevcuttur belki :) Bu fikir tutarsa belli aralıklarla bu resimleri değiştiririm belki...

Hem izleyin hem dinleyin :)

70 Million by Hold Your Horses ! from L'Ogre on Vimeo.

16 March 2010

Gıcık oluyorum....


Bu yazı tribal enfeksiyon içerir, bulaşabilir.Dikkat.
Yaptığım yorumları yayınlamayan kişilere uyuz oluyorum. Takip etmiyorum bundan sonra seni... Yorum yorum yorul, yorumsuz kal emi. Aman çok da fifi diyebilirsin ama gıcık oluyorum gıcık... Bu resim de siz ve sizin gibilere gelsin, losersınız abicim işte bu kadar.Kontrol manyakları, dominant karakter bozmaları...

14 March 2010

İngiltere için Anneler Günü Türkiye için Tıp Bayramı



14 Mart Türkiye için Tıp Bayramı, İngiltere ve İrlanda için ise Anneler günü...
Burası İngiltere, burada herşey ters diye düşünenlere işte Anneler gününün amerikan ekolünü benimsemiş ülkemize inat niye mart ayında kutlandığının bir açıklamasına buradan erişebilirsiniz. Paskalya'dan 3 hafta öncesine denk gelen Pazar günleri İngiltere ve İrlanda'da anneler günü olarak kutlanıyor.
Türkiye'de ise her yıl 14 Mart Tıp Bayramı olarak kutlanmakta. Her ne kadar siyasiler doktorlarda tat tuz bırakmamış olsa da, zor koşullarda hizmet vermekte olan tüm doktorların tıp bayramı kutlu olsun.
Doktor çocuğu olarak her meslekte olduğu gibi iyilerin ve kötülerin olduğunu kabul ediyorum fakat şu bir gerçek ki hükümetin, devlet hastanelerinde bir günde iyi ihtimalle en az 200 hasta bakmak zorunda olan sağlık insanlarına yaptıkları zulümleri çekmesini temenni ediyorum. Hele ki o RTE ve yandaşları dermansız dertlere düşüp o gemicikleriyle analarını da alıp gitmek suretiyle bermuda şeytan üçgeninde sürünsünler. Bu yazıda onlardan bahsetmeyecektim ama çok sinirliyim.
Herkese iyi pazarlar...

13 March 2010

Turhan Selçuk'un Anısına

Anahtar-kilit ilişkisine bakış

Konu belki çok klişe ama sosyolojik açıdan farklı toplumlarda nasıl görüldüğü hakkında fikir veriyor. Tipik "evlenmelik kız" ve "eğlenmelik kız" konseptlerimize Vietnamlı bir arkadaşımın gönderdiği şaka ile ışık tutmak istiyorum.


Girl: if a man sleeps with 10 girls in 1 week, he became a legend. But if a woman sleeps with 2 man in 1 year, she is a slut. Why?
Boy answered: if the key can open 10 locks, it's a master key, but if a lock can be opened by 10 keys, it's a shit lock.

06 March 2010

İstanbul'da kar Londra'da Güneş vardı ama...

Önce mesaj (MMS) gelir... Sana bakan mutlu iki insan... dünyaya seni getirenler, anne ve baban... Ardından telefon çalar... "Siz yoksunuz biz İstanbul'dayız, ama siz yokken beraber gezdiğimiz yerler hiç tat vermiyor, kar da yağıyor zaten."
karşılıklı gülüşmelerden sonra konu değişir ama işte o anda dank eder kafana...
hep ayrısındır aslında seni gerçekten seven insanlardan. Liseye kadar zaten ne annenden ne de babandan birşey anlamazsın... akşam yemeklerinde biraraya gelince herkes konuşur, dinler, güler... ama her zaman olağan gündelik olaylardan bahsedersin... Kordon'da yürüyüşe çıkınca babanla dertleşirsin, dinlersin, öff bee dersin... bazen de beraber kadehi tokuşturursun, ŞEREFE dersin, güler geçersin...
ÖSS sonrası hayallerine koşarsın... İzmir'den İstanbul'a geçersin. İlk ayrılık işte. Artık akşam yemeklerinde bir araya geleceklerin annen baban ve kardeşin değildir. Her cuma akşamını paylaştığın dede babaanne hala amca uzaktadır senden... önce mesaj(SMS) gelir, sen de burda olsan... bakarsın geçer gider.
okullar biter, sen merkezden uzaklaşırsın, olduğun yerde bir süre kalacağını sanırsın sonra yine birşeyler dürter seni "hadi bakalım" dersin, soluğu uzaklarda alırsın.
önce mesaj gelir... özlediğini anlarsın. İstanbul'da kar varken, altında olduğun güneşe bakıp içini ısıtmasını istersin. Özlersin, özlersin ama gülüp geçersin...

25 February 2010

Cupcakes OUT Whoopie Pies IN


Başlığa aldanmayın benim gönlümde cupcake'lerin ya da muffin'lerin ya da diğer bir değişle kağıtta/kalıpta pişen küçük keklerin yeri ayrıdır... Ama aldığımız verilere göre Amerika'dan sonra Londra'da da cupcake'lerin tahtını elinden alacak yeni gıda ürünümüz whoopie pie'larmış. Özetle iki tane çikolatalı cookie'nin krema aracılığı ile birbirine bağlanmasından oluşan eşşiz lezzet olarak düşünülebilir. İsteğe göre fıstıklı, zencefilli ve balkabaklı whoopie pie'lar mevcut. Henüz tadına bakma fırsatım olmadı, malumunuz rejim var bünyede...
Ama ilgilenenler ya da nefsine güvenenler buradan buyurabilirler.

23 February 2010

Film Repliklerini Sevenlere...

Film izlerken kağıda kaleme sarılmaya son... Aradığınız meşhur film repliklerini buyrun buradan takip edin :)

İşte geldim burdayım, ben bu işte ustayım :))

Londra Metrosu koltuk döşemesi ne demek istiyor?

Şimdiii; aşağıda görülen resimler London-Central Line metrosunun koltuk döşemelerine aittir. Koltuk döşemesinde anlatılmak istenen, defalarca teklarlanan kelime nedir? Süre başladı, hadi bakalım :Pp

18 February 2010

Spor Salonundan insan manzaraları

Hayatımın bu dönemi sanırım kendime ayırmam gereken zamanlar diliminden oluşuyor. Şu aralar sportif aktiviteler hayatımı domine ettiği için varsa yoksa spor salonunda gördüklerim oluyor aklımda... abartmayalım tabi arada okul ve ulaşım hattında yaşadıklarım da beni etkisi altına almayı başarıyor haliyle. geçenlerde koşu bandının üzerinde 0 beden, sarışın, ultra seksi hatun modelinin azıcık popo üstü koordinatlı Chanel dövmesinin beni benden almasına kimse engel olamaz... sadece ben etkilenmedim tabii... hedef kitlesi edeleli ve balon erkekler olan hanım kızımız, vücudunun ve saçlarının salonda yaratacağı etkiden emin, aslandan kaçarcasına bacaklarını o narin poposuna çarptırırken dövmesiyle zeka seviyesini kanıtlıyordu. ama zekayla işi olmayan kitlemizin salyalarının yarattığı kaygan zemin etkisi de salon trafiğinde kitlenmelere neden oluyordu. bir anda ağırlıklardan gelen sesler ve nefesler artmaya başlamıştı... ve ve ve ben dayanamayıp kaçtım. hırsı sevmem herşey zevk için olduğundan ihihi hemen tüydüm... eh belki biraz kıskanmışımdır ama doğruya doğru otoban sağlam zeminden ibaretti...

14 February 2010

TEMİZLİK

içimde bir takım kötü duygular var... kusmam lazım. geçmişime göz dikip duracağına önüne bak pislik.(buradaki pislik benim)
geçmiştekinin ötesi berisi senin ne işine anlamıyorum. geçmişimdeki bir iki salak kızı kıskanıyor muyum neyim. evet itiraf ediyorum. hayır bunun erkek arkadaş ve sevgililik durumlarıyla uzaktan yakından alakası yok. hayatın belli döneminde yer işgal etmiş kız parçacıkları işte. ben silsem hatırlatıyorlar kendilerini...
o kız salaktı zaten, kimse haddini bildiremedi kendini çok birşey zannetti, hala da zannediyor işin garibi... kendini prenses statüsünde gören kızlardan nefret ediyorum. sürünün emi... çok mükemmelsiniz, siz olmazsanız dünya durur maazallah...haa tabi tüm erkekler de size hasta. hepsi size yazıyor... işler siz olmadan yürümüyor...
ama neyse iyi düşüneyim iyi şeyler olsun. güzel dostluklarım oldu... onun da olsun... öff kötü düşünmeyi bile tam olarak beceremiyorum. hayır yani bir kere düşünsem boşaltsam içimi. özür dilerim bunu da beceremedim ben yine.
mutsuz blog yazarlığından alternatif renkli blog yazarlığına geçicem az kaldı. malzemelerim hazır sayılır, resimleri aktarmam lazım... ama o bilmiş kız öff çık git kafamdan... pazar ya bugün; çamaşır yıkanıyor bir yandan. ben de çamaşır makinesinin kazanına dalıp gittiğimde aklıma geldi bu kötü düşünceler.

03 February 2010

Karar vermeye karar veriyorum nereden başlamalıyım?

Şimdi bu dönemde ne yapacağıma kabaca karar verdim...
1. spor yapıyorum. düzenlisinden hem de. bu sporun başına sıfat arıyorum. yakında DELİCE SPOR YAPIYORUM olarak bu cümle revize edilecek. hedef büyük! 30a 3 kala törenlere başlamak lazım yavaştan.
2. kalem kağıda sarılıyorum bolca. email da neymiş. eskiden email mı varmış? haa şu bir gerçek ki posta adreslerini istemek için email atıyorum yalnızca. mektup arkadaşlarım var artık bolca. doğum günlerinde ben geleceğim posta kutularına. mektup arkadaşı olmak isteyenlere itina ile mektup yazarım :)

şimdilik 2 madde var. benim gibi kararsız biri için yeterli başlangıç olarak.

çiçeklerimi özlüyorum arada ama ne yapsam london havasına uyumlu çiçekler mi alsam. biliyorum ki hayatımın bu dönemi "istediğim herşeye sahip olamayacağım bir dönem" olacak, sabredip ne kadar istekli olduğumu göstermem gerekecek. kendi kendime yetebilir hayatımı kurabilmek istiyorum. izin verir misin? bana yardım eder misin? ne olur bir mektup da sen göndersen bana şöyle en açığından... şunu yap, ben burdayım işte desen ya da ima etsen yani ne olur?

iyi geceler...

04 January 2010

sebeb-i ruhiyemdir sütlü nuriye...

çok duygusalım dokunmayın ağlarım
her ay her ay aynı numara
olmasın artık bu yeni kamara...

güzel reklam repliği...

gittiğin yer kadar önemlidir yanında götürdüklerin...

PTT - yeni yıl - nasreddin hoca :)

Bu yazıdan çıkarılacak dersler:
1. unutulmaya yüz tutmuş hatta unutulmuş değerlerimizin tekrar su yüzüne çıkarılması...
2. idealist insanların var olduğunu bilmenin mutluluğu
OLAY MAHALİ : İZMİR
TARİH : 31 ARALIK 2009
Hayatta işler hep olmadık zamanlarda yapılmalıdır ya işte tam da öyle bir durum, tarih 31 Aralık, yılın son günü ve saat 15:00... sevgili kardeşim unuttuğu bir takım evrakları ona yollamam için acilinden kargolamamı rica ediyor. bir hışımla, sinirle ve panikle karışık uyuşukluğun verdiği ruh haliyle kendimi FEDEX şubesinde buluyorum. Son derece şımarık, yılışık ve iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir kadın, elimdeki A4 boyutundaki 224 gr ağırlığındaki Londra'ya gidecek gönderi için 250 TL rica ediyor. Kadının suratına bakakalan ben "ama durun bir dakika öğrenci misiniz, bu evraklar okul evrağı mı, o zaman 140 TL olabilir, ama acele edelim 1 saatimiz kaldı sonrası yeni yıla kalır."
kadının bu sözleri karşısında biraz daha kıl oluyorum, gidiş dönüş uçak biletimi thy'den 350 tl'ye almış olmanın gazıyla bu kağıt parçasına bu kadar para vermenin saçmalığını kadına söylemeden gitmemeliyim diye düşünürken sessiz kalmayı tercih ediyorum... Kadın multisalak çünkü... amerikaya gidecek olsa belki diyeceğim hani neyse ama avrupa için bu parayı veremem doğrusu... Mesai bitimine kadar bu işi halletmeliyim düşüncesiyle aklıma birden PTT geliyor, Alsancak'tan Heykel'e doğru koşar adım hatta belki uçaraktan ulaşmalıyım diye düşünüyorum. Haa tabi bu sırada bizim salak kadın "acele edin ama 1 saatimiz var" diye pişkin pişkin bana sırıtıyor. La havle diyerek ortamı terkediyorum. zaten sinir katsayım yükselmiş, derin nefes almak bile yatıştırmıyor beni. Kulağımda "be metin be metin" diyorum ama nafile, neyse gidiyorum Heykel'deki PTT'ye...
aman tanrım diyorum bu da nesi... son derece modern bir sistem ve sükunet hakim bu devlet dairesi ortamında... herkes sıra numarası elinde işlemini yaptırmak üzere uslu uslu kontuarlara nazır koltuklarda sırasının gelmesini bekliyor.
Bu sırada dışarıda bir grup öğrenci de konusunu tam olarak çözemediğim ama vaktim olsa katılacağım bir eylem içindeler. Slogan müthiş "zıplaa zıplaa zıplamayan tayyipçi..." öff diyorum zıplayamıyorum acelem var ama tayyipçi değilim... neyse...
birden ekranda yanan 753 ile dünyam aydınlanıyor... neden.. çünkü sıra bendee...yihuu
hemen koşarak ve aceleyle gidiyorum bu evrakların acil ulaşması lazım en kısa ne kadar zamanda gider?
1.alternatif: APS - 5 ila 8 gün arası - 45 TL'den başlayan fiyatlarla
2.alternatif: iadeli taahhütlü - 7 gün - 7 TL

ben nasıl olsa 50 TL'yi gözden çıkardığım için ısrarla APS ile gönderelim diyorum ama görevli beni ucuz olana yönlendirmeye çalışıyor. "Ne yapacaksın boşver sen beni dinle, paran cebinde kalsın" diyor. Birden "madem ki bu zarf İngiltere'ye gidiyor, ingilizler güzel pul görsün, 12 yaşındaki oğlum için ayırdığım pullar var, hiçbir yerde yok, nasreddin hocalı... bunlardan yapıştıralım..." ben de tabi olur siz bilirsiniz diyorum. adamcağız o kadar özenerek yapıştırıyor ki o pulları gözlerim doldu bakarken... 7 tl'yi doldurmamıza rağmen "bir de Atatürk'lü pul koyalım, Atatürk'süz olmaz." diyor... En sonunda borcumu sorduğumda 7 tl istiyor, "Atatürk'ü ben kendimden koydum, onun parasını almıyorum" diyor... Bu idealist tavır karşısında görevliye pulları geri getireceğime dair söz veriyorum, ne de olsa oğlunuz koleksiyon yapıyor onun için değerli, alıcı kişi de kardşim olduğundan pulları size geri getireceğim diyorum... Görevli bunun üzerine beni şaşırtacak bir hamle daha yapıyor "bunlar önemli diyor, nasreddin hoca'nın torunuyum ben."
gülerek ve sevinçle ayrılıyorum ptt'den... böyle insanların varlığını görmek beni mutlu ediyor doğrusu, bu arada kargo vb gönderileriniz için ptt'yi kullanmanızı tavsiye ederim, size verdikleri takip numarası ile diğer kargo şirketlerinin sağladığı imkanlardan daha ucuza yararlanabiliyorsunuz. Pulların resmini çekip koyacağım ki bilgimiz artsın ... :) yeni yıla böyle sevinçli bir olayla girdim işte ben...

27 December 2009

Güven nedir nasıl yenir?

Güven kimileri için kazanılması gereken birşeyken benim için kaybedilen birşey. Bir de kalkıp üzerine şimdi sana güvenebilirim diyen birine rastladığımda bu lafı ima ettim, bir daha görürsem bu sinirle ne derim bilemiyorum...

20 December 2009

Hayata Fon müziklerim...

Güneşli ve soğuk bir pazar gününde, yılın ilk karını da gördüğüm Londra günlerime bu ara damgasını vuran bohem şarkılarımı paylaşmak üzere klavyemi tacizdeyim. Müzikleri dinleyince buram buram bunalım kokusu alınabilir, doğaldır, nedendir, bilinmez demiyorum biliyorum ama bekliyoruz bakalım.
Öncelikle teenage'ler gibi NEW MOON beni de etkisine aldı sanırım. Ne ilk kitabı okudum ne de ilk filmi izledim. Ben de bir garibimdir bu konuda yani, ortaokulda en yakın arkadaşım bana yüzüklerin efendisi tüm seriyi hediye etmişti ama ben elimi bile sürmemiştim, öküzüm neden bilmiyorum, itiraf zamanı hala filmini bile izlemedim. haa izlemediğim kült filmler arasında Pulp Fiction, Fight Club, Lord of the Rings top ten hit listimde ilk üçte geliyor... izliycem izliycem de doğru zamanı ya da zamansızlığı bekliyorum...
neyse konumuza dönecek olursak yani NEW MOON filmini ister izleyin ister izlemeyin farketmez ama filmin müziklerini ben şahsen dinleyim derim. Beni en çok etkileyen iki şarkı var zaten onlar da Bon Iver & St. Vincent - Rosyln ve Lykke Li-Possibility ...

12 December 2009

Zaman ve su gibi akışı

Mutluyum huzurluyum ama dur bir dakika bunu düşünecek kadar bile vakit bulduğuma inanamıyorum. 2,5 ay sürdü yerleşmek ve tam olarak da bitmiş sayılmaz, tam oldu dediğin anda yerleştiğini sandığın yerden gidiyorsun sanırım. İstanbul hikayem gibi... ilk üniversite için geldiğimde sadece bana ait olan bir yatak vardı İstanbul il sınırlarında, sonra 2006'da evim olmuştu...
ama hep birşey eksiktir ya şunu da alayım bunu da alayım...
çok sevimli şirindi ben seviyordum evimi, ama sonra ne oldu?
şimdi yeni bir ülkede yeni bir şehirde yerleşme telaşı, öldüğümüzde de sanırım tam yerleşemediğimizi düşünürek gitmiş olacağız... hep bir yerlere hep bir eksiğe koşuyoruz. sanırım ben artık bunu bıraktım.
all that I believe in the air that I breathe in
bu lafın sahibi şu anki kader ortağım olur, dövmesi de mevcuttur...
gelmeye de az kaldı sanırım 22 aralık da istanbul il sınırlarında yatağı bile olmayan biri olacağım artık :) görelim bakalım hayat neler neeeler getirecek...

05 December 2009

Ülkelerin posta adresleri


Hep merak eder dururdum, acaba adreslerde hangi sıra hangi mantık izlenmeli diye. Türkiye için değil ama çalıştığım zamanlarda yurtdışı yazışmalarında zarfın üzerindeki yazı tarzı bir karizma ya da saygı unsuru olduğu için (en azından benim için öyle, zarfın üzerindeki yazıya çok dikkat ediyorum, el yazısı düzgün mü, hızlıca çalakalem mi yazılmış, gibi gibi gibi) dikkatli olmaya çalışırdım. Ama tüm dünya ülkeleri için adres nasıl yazılmalı sorusunun cevabını işte bu şahane sitede buldum. Burdan buyurun :)

03 December 2009

Alavere Dalavere


Kitaba harcanan paraya asla acımam, bilgidir, emektir değerlidir. Ne kadar olsa veririm. Ama bu evlat acısı gibi koydu biraz. Şu yukarda resmini görmüş olduğunuz "Marketing Communications" dersinin güzide kitabına £45.99 vermek suretiyle satın aldım. Ama ama durun, esas dalavere; kitabı 10 gün içinde fişiyle birlikte iade edebiliyorsun. Şimdi efenim biz de şöyle yapalım dedik 3000 kelimelik ödev teslimimiz 14 aralık olunca ahah dedim bu iş şahane o zaman. şimdi ne mi yapıyorum kitaba gözüm gibi bakıyorum. ödevi yapıp aynen iade edeceğim. Sevgili yazar kader utansın söz ilerde zengin olunca senin kitabını alıcam :) Telif hakkı hassas konu ne de olsa. kimsede hakkım kalsın da istemem ama napıyım yaa bu kadar para ona ıı ııh... öyle işte.

30 November 2009

+ + + + + hadi lütfennn...

İyi miyim değil miyim ben bilmez oldum buralarda... Neyse şaka gibi ama 21 Kasım itibariyle bir evim oldu artık şu Londra'da... Hem de inanılmayacak şekilde merkezi, metronun dibinde, boşuna dememişler kırmızıdan cayma diye... yok öyle birşey tabi kırmızıdan caymamayı ben uydurdum ama kırmızı güzel renk doğrusu... öff renkle menkle alakası yok konunun aslında geldiğimden beri en büyük dert kalemi olan ev meselemiz çözülmüş olsa da çilem dolmadı dolamadı... Evimizde Londra'da çok normal algılanan böcek sorunu da varmış meğer... Neşe'nin kepek sorunu oldu mu bana Lifetrainee'nin hamamböceği sorunu... anlatacak o kadar çok şey var ki, teknik olarak olayların üzerinden bir hafta geçmiş gibi görünse de her anım o kadar heyecan dolu ki kalp hastası olsam heyecandan gitmiştim vesselam... haa tabi bir yandan öğrenci olduğumu hatırlatan ödevler ve sınavlar için son 2 haftamın kalmış olması dinamit ipinin ateşlendiği anlamına gelebilir. Evimde internet olmayışı da tuzu biberi... Zannedilmesin ki çabalamıyorum, direnmiyorum... Ama biri benimle dalga geçiyor heralde...Tam pes edeceğim bu son dediğim anda iş çözülüyor ama yaşadıklarım, o sıkıntılar, lütfen lütfen artık bitsin... uzun uzun yazamıyorum aşağıdaki wafflecının internetini kaçak sömürdüğümden tırsıyorum da öff yaa yan komşu emilia'ya internetini kullanabilir miyim diye gitim sordum bana aşağıdaki wafflecının internet şifresini verdi... hiç yoktan iyi değil mi? ben işleri düzgün yapayım diyorum sistem beni kaçağa itiyor, ben daha ne yapabilirim... keyfim yok neşem yok üstelik bir de nezle oldum, domuz gribi değilim neyseki... iyi dileklere ve pozitif enerjiye ihtiyacım var lütfen...

21 November 2009

Yan odamdaki taylandlı..

Yat, horla, kalk, işe, yat horla, kalk, işe... adamın hayatı loop ya... deli olucam. horrrrrrr horrr mağarada yanına fener yerine bunu alsan ne yarasa kalır ne dağ ne taş, aydınlanır kalırsın dostum...zaten buzdolabını soyalı bilimum içecekle doldurup, hattori hanzo kılıcı benzeri çatal kaşıkla beslenen, bulaşık yıkamayı bilmeyen, hele tuvalet adabından nasibini almamış bu taylandlıya acaip sinirliyim...öküzella yaa...

20 November 2009

Marmite Cheddar Bites.. to be tried :)

Malum underground takılırken bir sürü reklama maruz kalıyorsun, kimisi iştah açıp ilgini cezbediyor... Sevgili kader arkadaşımın dikkatini çeken bu reklam afişini ve ürünü bulmanın gururuyla deneyeceğimiz günü iple çekiyorum...



18 November 2009

Google buna kısaca iPhone diye başlık atmama izin vermedi o yüzden ben de uzun uzun yazdım işte...


Şu Apple gerçekten favori markam...ısırılmış elmadan bir parça da ben alayım diyorsun ve huu huu elmanın içindesin kardeşim. Neyse reklam kokan hareketlerden kaçınmak dürtüsüyle Apple hakkında yazmamın sebebi gözüme gözüme sokulan imgeleri. Sayın Apple madem ki markalarına sahip çıkacaksın hepsine sahip çık kardeşim. iPhone'u benimseyip geride bıraktığın MacBook'ları düşün lütfen. Arkadaşdan mail gelmiş, mailin altında "Sent from my iPhone" yazıyor. Çok kıskanıyorum... o zaman ben de her email attığımda ya da bir yazı yayınladığımda "Sent from my MacBook" yazsın yaw, bana ne, ezikleniyorum işte :(

15 November 2009

Şaka gibi dostum anlatsam inanmazsın...

Hahahah gerçekten şaka gibi, anlatsam cidden inanmazsın ama dur bak dinle neler oldu, dünden bugüne...
Durum belli, evimiz yok odamız yok homeless olacağız. En kötüsü dedik bizi hostel paklar, neyse...Dün gece itibariyle çok sevgili kader arkadaşım ile birlikte internette harıl harıl ev/oda veya yaşama alanı ararken şu anda kaldığımız evde sahip olduğumuz 2 odadan birine taşınacak kızın geleceğim deyip gelmemesine içerlemekle meşguldük. Diğer odamızı kiralayan çok sevgili aşık türk kızı haftalar öncesinden gelip bizim kaldığımız odalardan birine Meksika'dan gelecek erkek arkadaşı için talip olmuştu. Biz de kıza " bu ne aşk yaw küçük bey kendisi gelemiyor mu odasına bakmaya?" dediğimizde "yok yok onun vakti yok ben hallediyorum" diye aşkın gülücüklerinden saçmakla meşguldü etrafa. (şimdi yanlış anlaşılma olmasın ben londradayım ama burada çok türk olduğu için karakterlerimiz yerli malı olabiliyor, problem olmaz değil mi :)
Ha bu arada biz de kendisine kıyak yapıp pazar günü boşaltmamız gereken odayı cumartesi akşamı (akşam kelimesi altı çizili dikkat) teslim edebileceğimizi söylemiştik. Çünkü Meksikalı beyimiz ucuz uçak biletini cumartesiye bulmuş, erken gelecekmiş. Tamam dedik eyvallah. Ama insanlara yüz verdin mi astarını da istiyorlar cidden. Tabi bir de biz cumartesi akşamı odayı boşaltabiliriz dediğimizde tutmayı planladığımız şahane evimize taşınacağımızın şahane neşesiyle herşeye evet der durumdaydık. Nereden bilebilirdik ki herşeyin altüst olacağını.
Neyse bu kız cumartesi öğlen 12'de elinde bir takım eşyalarla çıkageldi. (yerli malı dedim zaman kavramından haberi yok pek)
Odada biz varken içeri dalmak suretiyle "ben akşam için odayı hazırlamak istiyorum" dedi.
Evet biz de akşam odayı boşaltacağımızı söylemiştik dedik.
Baktık kız ısrarcı, eşyaları bırak bari sonra gel çünkü biz toparlanamadık daha diye 5'e kadar vakit istedik. (Tamam itiraf ediyorum, meraklı gözlerle ulan odanın nesini hazırlıycak acaba diye torbalara gözümü iliştirdim, mumlar falan filan, uzun zaman sonrası ateşli sevişme veya kavuşma anı için gerekli donanım sağlanmıştı sanırım ihihihi)
Tamam dedi ben gidiyorum havaalanına gidip onu alıp geleceğim 3 gibi geliriz, mutfakta otururuz bekleriz dedi. (Tabi aşık garibim ne etsin) Biz de haliyle epey sinirlendik, bu kadar emri vaki yapılmaz ki canım ham hum şaraloplar homurdanmalar neyse, tabi bu arada biz de pazar bu evde kalamayacağımız için kendimize bir yer bulmak derdinde birileriyle sözleşip olası odaları görmeye gideceğiz. Gitmeden öncede kader arkidişimin kaldığı single odayı derledik topladık benim odaya taşıdık, etraf valiz dolu, alt alta üst üsteyiz... Kız gelir diye de anahtarları oda kapısının üzerinde bıraktık ve evden çıııkkktıııkkk...
Kalalım diye görmeye gittiğimiz evler çok leşti, her ne kadar çaresiz kalmış olsak da yok dedik bu koşullarda yaşanmaz, otele gidelim, neyse parası verelim, hieeeyytt ulan yetti beaa diye çığrındık. Eve dönerken yol üzerindeki hintli bakkala uğrayıp (bakkal diyorum market ama kasadaki eleman serçe parmağındaki altın yüzüğüyle bakkal amca edasında) biralandıktan sonra eve geldik. Baktık ortalık sakin, kimseler yok. Zaman işledi gelen giden yok. Ulan dedik hem bizi acele ettirdin hem de gelmedin diye de bela okumakla ve beddua etmekle meşgulüz.
Ben de diyorum ki " yaw birşey olsa da bari şu oda boş kalsa, meksikalı gelemese, biz de bir süre daha burada kalsak, sonra haftaya pazar bir yer bulduk zaten oraya gitsek..."
gece 2 oldu gelen giden kimse yok.
sabah saat 10 tak tak tak kapı yumruklanıyor. Ahanda diye yataktan fırladım, fosforlu ceketli çekik gözlü bir adam. Polis zannedip, tepeme dikilen saçları yatıştırmaya çalışırken kapıdakinin hello demekten aciz ingilizce bilemeyen biri olduğunu gördüm. (ay diyeceksin çekik gözlü polisin londra'da işi ne, kusura bakma canım pazar sabahının köründe daha mantıklı fantezi kuramadım ahah) meğer buncağız bizim kaldığımız double odayı tutan kişiymiş ve odaya hemen taşınmak istiyormuş. Ay dedim zıçıyoruz galiba biz daha toparlanmadık artı uyuyoruz be mübarek. Otelde bile check in saati 12'dir sen gelmişsin sabahın onundaaa.... adam da konuşamıyor ki, 5'de gel kardeş biz o zamana ancak gideriz dedim anladığından emin olmayarak.
Çekik gözlü elemanın telaşını atlattıktan sonra aşık türk kızı ve meksikalı çocuğun sabah itibariyle halen daha gelmemiş olduğunu gördük. Oha dedik ama bu kadarı da pes, hem sıkıştır acele ettir sonra da gelme... Dülülülü dülülülü telefooonnn (telefonum bu kadar amele çalmışyor :) ev sahibimiz arıyor, işte tüm yazının kilitleneceği kısım; (ev sahibimiz de türk :)
ev sahibi: canım günaydın noldu biliyor musun?
Lifetrainee: bilmiyorum ama kız ve meksikalı hala gelmedi, çekik gözlü eleman buradaydı gönderim 5 de gelecek biz de bir an önce hostele gideceğiz.
ev sahibi: sanırım gitmenize gerek kalmadı çünkü meksikalı çocuk sınırdışı edilip ilk uçakla ülkesine gönderilmiş.
Lifetraine: höö hiii nassı şakaa ciddi misin niyeeeaaa :)
ev sahibi: bilmiyorum ama almamışlar kız zırıl zırıl ağlıyordu, tüm gece havaalanında beklemiş tanıdıkları sokmuş araya yok almamışlar meksikalıyı göndermişler, siz o odada kalabilirsiniz.
İŞTE O SESLE YANKILANDI SİZ O ODADA KALABİLİRSİNİZ....
şimdilik mutlu son, beni izleyin anacığım diyor, allaha bir kez daha şükrediyorum :)

Çünkü efendim kısaca özetlemek gerekirse burada işler şöyle işliyor, oda kiralıyorsun ama kiralamadan önce 2 haftalık depozito veriyorsun. Dediğim gibi burada tüm ödemeler hafta üzerinden olduğundan

14 November 2009

How to find a place to stay in 18 hours?


Şu an itibariyle Londra homeless nüfusuna +2 eklenmesine 18 saat kalmıştır. İşbu yazı ile yepyeni bir maceraya adım atacak olan lifetrainee ve yoldaşına lütfen bol şans dileyin. Evimiz yok, bir göz odamız vardı o da yok. Daha ne diyeyim :(

Terapi 1: Bu şarkı sürekli dinlenecek... I'm feeling Good - Nina Simone

İşaretler ve dönemeçler

İyi gitmediğini göre göre devam etmeli midir insan? Yoksa yol yakınken dönmeli midir? Herşey ters gidiyorsa eğer durup düşünmeli midir? Evet bir karar anı söz konusu... Bunalım ya da gerileme ya da duraklama ne dersen de ama bu süreç bitmelidir. Bir işi asla yarım bırakmayan biri yol yakınken dönmeli mi? Ev işi patladı, belki de iyi oldu 18 ay kontrat için bu salaklığa katlanmak zorunda kalacak olmak... ama şimdi evsiziz, pazar günü taşınacak olmamız ve hala kalacak yer bulamayışımız. evet evet ben de öyle diyorum: "Allah'dan ümit kesilmez". hıı hıı efet... kötüyüm, mutsuzum, enerjim yok, yediğim çikolatalar bile beni kurtaramaz, please press 9...

11 November 2009

What's next?

Evet geldim geleli bir ağız tadıyla yazamadım. Hep çalakalem yazılmış irili ufaklı yazılara yer verdim. Şimdi gerçek drama zamanı. Karşınızda yüzyılın Drama Queen'i nam-ı diğer Lifetraineeee...
Alkışlardan sonra sadete gelmek gerekirse şu Londra'ya geldim geleli herşey mi ters gider, herşeyde mi aksilik olur... Kendimi polyana diye bilirdim ama artık olayları pozitife çevirecek senaryolarım kalmadı. Ama stepne hala sağlam en azından.
Neyse nereden başlasam. Geldik, dk 1 kalacağımızı sandığımız elimizdeki adrese gittiğimizde "yoo hayır burada yer yok kalamazsınız" şokundan sonra kalacağımız odaların olduğu evimizin önünde sevimli küçük fındık fareleri ile karşılanmak, evin tuvaletinde yetişen mantarları görmek (hayatımda ilk defa evin içinde duvardan çıkan mantar gördüm), bahçemizde ısırgan otlarının (ki bayılırım ısırgan otlu böreğe ve kavurmasına bu iyi kısımdı) ve boy boy sülüklerin olması (bahçe bu canım herşey olur) sonrasında kaldığımız yerden okula ulaşmamızın oldukça uzun ve meşakkatli olması, ev arkadaşlarımızın domuzötesi ingilizler olmaları, vs. bu liste uzar ama uzatmayacağım...
Tamam dedik adım adım ilerleyelim, önce kendimize adam gibi bir ev bulalım, bizim olsun içimiz huzur dolsun dedik.
Düştük en yakın arkadaşımla yollara, elimizde tube map, oraya mı gidelim buraya mı gidelim. Deneyelim her yeri, yerinde görelim...
Bu anlamda introduction to London kısmına turistik yerlerden önce yerel mahallelerden başlamış olduk. Big Ben'i göremeden ne mahalleler gördüm ah ahh :)
neyse efendim internette bulduğumuz sahte ev ilanlarındaki dolandırılma girişimlerimizden sonra, sağlam olsun biz emlakçıya gidelim, parası neyse verelim başımız ağrımasına geldik. O emlakçı benim bu emlakçı senin derken karşımıza "BlackKatz" çıktı.
Çok sevgili arkadaşım kedi manyağı olduğu için logolarının cazibesine kapıldı, açıkçası hayatımda gördüğüm en sevimli emlakçı logosu. Diğer emlakçıların aksine hem kiralık hem satılık evlerle değil sadece kiralık evlerle ilgileniyorlar. İşte biz de tam bu yüzden işlerine odaklanmış olmalarının bizi nihai evimize götüreceği hissine daha bir inandık. Velhasıl sonunda o aradığımız 2 double bed evimizi bulduk, ama 15 Kasım'da taşınabileceğimiz söylendiğinden başladık beklemeye. Haa tabi bize evi gösteren kişinin Türk olması, bize ekstra yardımcı olmaya çalışması da bizi acaip motive etmişti. (Unutmadan burada o kadar çok Türk var ki konuşmanıza her yerde dikkat etmeniz gerekiyor, dedikodu yapayım derken şapa oturabiliyorsunuz. Mesela bizim emlakçımız da pek Türk tipi yoktu, hele bir de müthiş ötesi aksanla ingilizce konuşmasını duyunca tamam diyorsun bu Türk olamaz ama ne yazık ki Türk çıktı. rezil olmaktan kıl payı kurtulduğumuzu söylemeliyim.)
Tamam karar verildi, evi tutacağız. What's next? dedik. Biz UK vatandaşı olmadığımızdan önümüze 2 opsiyon sunuldu, ya kendinize kefil bulun ya da 6 aylık kirayı önceden ödeyin.
Çok önemli bir not daha Londra'da tüm ödemeler haftalık. Ev kiralarında aylık değil haftalık ücretler konuşuluyor. Yok eğer ücretleri aylık birimde düşünmek isterseniz bir haftalık birim ücretini 4 ile çarpmak yerine 4,33 ile çarpıyorsunuz. Haftalık-aylık dönüşüm detayı ile ilgilenenler şuraya bir göz atabilir. Bu adamlar her şekilde insan sömürmeyi biliyorlar, zenginlikleri buradan kaynaklanıyor. Yakında İstanbul'daki ev sahipleri de uyanıp bu sisteme geçerse hiç şaşmayın.
Tabi öncesinde ev için biçilmiş baz bir fiyat oluyor. Siz bu değerin altına inmemek ve tabi yükseltmek kaydıyla ev için biçtiğiniz değeri emlakçıya teslim ediyorsunuz. Onlar ev sahibini arıyor, onay alıyorlar ve size dönüyorlar. Bu durumda biz haftalık £300 olarak teklifimizi verdik ama ev sahiplerimiz bunu az bulduklarını söyleyince biz de kontrat tarihini 1 yıldan 18 aya çıkaracağımızı söyledik. Hayır efendim yetmez dediler £305 olursa olur dediler. Tamam dedik tamam yetsin artık. Oh be ev bizim diyemedik daha niye mi? okuyunnnn okuuyuuun...
Bu işlem basamağından sonra 6 haftalık depozitoyu aynen teslim aldılar.
Sıra geldi ya kefil ya 6 aylık kira ödemesine. Biz düşündük aradık taradık. UK vatandaşı olmuş bir Türk tanıdığımızı kefil gösterelim dedik. Ne gerekiyor bunun için, adamın
£50000 yıllık geliri olduğunu gösteren banka mektubu. (INCOME üzerinden konuşuyoruz) Tamam bu işlemi de hallettik tüm evrakları teslim ettik, oh be rahatız, şaylaylom modunda deerken salı günü yani dün emlakçı kızdan bir telefon.
Emlakçı: Sizin kefilin profiti sizi afford etmeye yetersiz?
Ben: Pardon ne diyorsun sen? baştan beri income dediniz, şimdi bu profit nereden çıktı. income ve profit aynı şey değil. şimdi kalkmış bana profit diyorsun. Bulllshiiiittttttttttt.....
emlakçı: ya kefil bulun ya 6 aylık parayı ödeyin
.... işte error verdiğim andır. sinirden ağlamaya başladım yeter ulan yetti beaa diye... haa bu arada hala bankada hesap açtırmayı başaramadığımızdan valiz bankacılığı ve kredi kartı yöntemiyle hayatımızı sürdürüyoruz. kaldı ki hesabımız olsa bile uluslararası para transferinin hesaba geçmesi 3 gün alıyormuş.
her neyse, bir hışım ve sinir ile yağmurlu ve kasvetli bir Londra öğleden sonrasında vurduk kendimizi yollara. Face to face... Uzun uzun bir sohbetten sonra, dedik ki bize başta income dediniz profit demediniz, biz paramızı geri istiyoruz. bizi mağdur ettiniz. bu ne biçim iş. ok dediler sizi arayacağız.
bunun üzerine hadi dedik içelim. belki bu bir işarettir buradan gitmemiz gerekiyordur. hollandaya gidelim, biz en iyisi içelim ama önce yemek yiyelim. yemek yerken kader arkadaşıma dedim ki ister misin ev sahibi durumu öğrenince ne kefil ne 6 aylık kira istemiyorum desin, bizi alsın. derken bir telefon... emlakçı kız....
ev sahibimize durumu aktarmışlar. adamcağız da cuma günü bizimle yüzyüze görüşüp kendi karar vermek istemiş. bize güvenirse şayet ne kefil ne 6 aylık kira istemeyecek, buyrun welcome on board diyecek. şimdi biz de cuma günkü görüşmeye kitlendik. sakın kötü kötü düşünmeyin, 2 kız olarak bakalım gay olduğunu öğrendiğimiz ev sahiplerimizi nasıl ikna edeceğiz?
Haa bu arada işin vahimi eğer bu pazar günü yeni evimize taşınamazsak, şu anda kaldığımız odalar başkasına kiralandığından kalacak yerimiz olmadığını belirtir hörmetlerimi sunarım.
Hadi bakalım what's next?

Kriz anında pimi çekiniz...


O rengarenk paketlerin içinde şeffaf ambalaj üzerinde "Love me, unwrap me, eat me" yazılarını görünce tepkisiz kalamıyorsunuz haliyle. Çikolata nasıl pazarlanır diye merak edenler resmin içine girsin :)

04 November 2009

Kırmızı zincirli bisiklet


Hiç arabam olmadı ama bisikletlerim oldu. Araba kullanmak da keyiflidir muhakkak ama bisikletin yerini tutamaz diye düşünüyorum. Bisiklet üzerindeyken kendini yolun bir parçası gibi hissedip doğa ile bütünleşmek...Gördüğüm her bisiklet beni çok etkiliyor. Bu resimdeki de Liverpool'da gördüğüm kırmızı zincirli bisiklet... Çooook güzel..

Math Tricks

Bu internet niye ben ilkokuldayken yoktu yaa... Çarpım tablosuna az kafa patlatmamıştık hani. Ama bu video süper... Çarpım tablosunda herkesin zorlandığı 9lara süper bir yöntem...

31 October 2009

Underground


Uzunca bir aradan sonra kendime bir hoşgeldin diyeyim bari... Sonunda yazlık kafa karışıklık tantanaları şut ağlarda vee goooll sesleriyle birlikte Londra'ya ışınlanmış oldu. Geleli 1 ay oldu ve yerleşmeye adım adım ilerlemek adına Londra emlak piyasasının nabzını tuttum. Süreç böyle olunca hayat güneş ışığından uzakta, magmaya dost biçimde sürekli metrolarda. O yüzden geçici bir süreyle underground moddayız... Maceralarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

05 August 2009

....

Kafam karışık, kelimelerin her biri dağınık. Hepsini çağırıp bir cümle içine koyabilecek zihinsel güce sahip değilim. Mutsuz değilim sakın yanlış anlaşılmasın. Aşık da değilim :) İçim kıpır kıpır, kahvenin dibine gömülmüş sonra da çarpıntıdan çırpınan insan modeliyim adeta. Gitmeye 5 kaldı sanırım, herşey netleşsin bir an önce uzun uzun yazayım. En azından istifa konuşmamı yapabildim ve kendime güzel bir doğumgünü hediyesi verdim. Ne kadar rahatladığımı anlatamam. Ama yazamıyorum işte... Be metin Be metiiiinnn...