10 June 2011

Tarihte Bugün...

Beni tanıyanlar için on yüz milyonuncu baskısını dinlemekten sıkıldıkları gerçekten çok atraksiyonel bir hikayem vardır. Benim hakkımdaki en ayırt edici hikaye olduğunu söylesem abartmış olmam. Hollanda ve balkon kazası desem oldukça yeterlidir. İşte bugün o olayın 6. yıldönümü... Ne salakça değil mi? 6 sene önce bugün bir süre hafızamı kaybetmemi sağlayan ve acıya dair ne varsa beynim tarafından itina ile silinmiş bu kazanın doğumgünü... Klişelerle dolu bir hikaye tabi. Hani bir kitap okudum ve tüm hayatım değişti kafasının "abi bu kaza ile herşey değişti" kafasına döndüğü normal sıradan bir insanım işte bende. Erkeklerin askerlik anılarına özendiğimden midir nedir, benim için bu hikaye ve her bir detayı "torunlarıma anlatacağım hikayeler ansiklopedisi" nin başyapıtıdır desem abartı olmaz... tabi madem geçmişe yolculuğa çıktık yarının, bu sene 27 ocak'da kaybettiğim dedemin de doğumgünü olmasını bahsetmeden edemeyeceğim. Geçen sene bu vakitlerde bünyemde, dedeme ulaştırmaya çalıştığımız 96 yazılı doğumgünü kartının ulaşma heyecanı varken bu sene ise garip bir boşluk var içimde... Yine geçen sene dedemin doğumgününden 3 gün sonra kaybettiğimiz babaannem ile yıkılmıştı dedem. 67 senelik hayat arkadaşını kaybetmenin hüznü, o olumlu mutlu adamı hayattan uzaklaştırdı resmen. Evet nerde o eski bayramlar tadında "nerede o eski sevgiler, aşklar" diyeceğim anılarımın baş kahramanı sevgili dedemi ve babannemi bu yazı ile anmak istedim. Sizi çok özlüyorum bilesiniz... benim tontonlarım...

08 June 2011

Elbow - open arms



Pamuk sesli adam, dinlemeye doyamıyorum, bu şarkılarına da bayılıyorum ...

03 June 2011

My Strangers Vol. 3

Uyruk: Hindistan
İsim: Aparna
Şehir/Ülke: Londra/İngiltere
Tarih: 20 Mayıs 2011
Zaman: 30 dk
Hikaye: Çok beklediğim hollanda vizesini almak için soho'daki küçücük fıçıcık ama içi dolu turşucuk şeklindeki parkı hızlı hızlı yürüyoruz. unutmadan yanımda haftasonu için istanbuldan gelmiş çok yakın arkadaşım da var. sabahtan onun mba planları için görüştüğümüz okul işini halletmenin rahatlığıyla birazcık uzun ve karmaşık görünen sırada yerimizi alıyoruz. ben heyecandan bir an önce bu angaryadan kurtulmak istiyorum. önümdeki kızla bir an göz göze geliyoruz ve gülümsüyorum... tabi onun gülümsemesi benimkini bastıracak cinsten; içten ve sıcacık... "başvuru mu yoksa evrakları teslim almak için mi" diyorum. o'da benim gibi pasaportunu almaya gelenlerden. ama sanki bu soru anını bekliyormuşcasına başlıyor kelimeleri sıralamaya... "aslında amerika'ya gideceğini ama dönüşte ispanya üzerinden londra'ya döneceği için her hangi bir schengen vizesi alabilmek için hollanda'yı tercih ettiğini söylüyor. ispanya konsolosluğunda yangın mı olmuş ne olmuş işlem yapamayacakları için ona hollanda üzerinden almasını söylemişler. ama sesi o kadar sıkkın ki, onu çok iyi anladığımı söylüyorum bu vize işlerinden o kadar sıkıldığımı ve saçma muamelere maruz kalmaktan bıktığımı anlatıyorum. "aynen" diyor :) vizezedeler olarak ortak sıkıntı sebebiyle muhabbet aralanıyor... inşaat mühendisi olduğunu iş değiştireceğini söylüyor... ben de iş arıyorum diyorum... amerika dönüşünde kendi şirketi için cv'mi göndermemi söylüyor... telefon, facebook ve email değişimlerimizi gerçekleştirip bir daha görüşmek dileğiyle ayrılıyoruz.
Not: olumlu şeker gibi bir insan... hani görünce sarılma hissiyatı uyandıranlardan

23 May 2011

My Strangers Vol. 2

Uyruk: İngiliz
İsim: Bayan X
Şehir/Ülke: Bedford/İngiltere
Tarih: 22 Mayıs 2011
Zaman: 10 dk
Hikaye: Dönüş yolundayım pazar günü. İlk defa gitmiş olduğum bir yerin tren istasyonunda beklemekteyim. Pazar günü tenhalığı var ortalıkta. Ekranda belirtilen tren ile istasyonda bekleyen trenin benim trenim olmasından emin olmak için kendime ortak arıyorum. İşte tam o sırada benimle aynı durumda olan bu bayan ile birbirimize gülümsüyoruz. Bu tarz gülümsemeler hep olası muhabbet öncesi girizgah niteliği taşır. Aslında bir bakıma da izin alma biçimidir. Sorumuzun ortak olması bizi aynı şekilde hareket etmeye sevk ediyor, birlikte en öndeki vagonun üzerindeki yazıyı okumak için platformda yürüyoruz. Sonunda doğru tren olduğuna kanaat getirdikten sonra ilk defa trene bindiğini söylüyor 50'li yaşlardaki kızıl saçlı, gözlüklü, orta boylu kadın. Gülümsemesi telaşlı. St. Albans'da inmesi gerektiğini tesadüfen geçen görevliye de söyleyerek doğru trene bindiğinden iyice emin olmak istiyor. Beraber vagona giriyoruz. Aramızda bir boşluk bırakacak şekilde 3 kişilik bir koltukta yanyana sayılırız. Pazar gününün ne kadar tenha olduğundan ve havanın rüzgarlı oluşundan konuşuyoruz. Tam havadan sudan muhabbeti. Derken ben buraya gezmek için mi geldiğini soruyorum.
Bayan X: Hapishanedeki oğlumu ziyarete geldim. 5 aydır onu göremiyordum. En son yerini değiştirdiklerinden beri onu görememiştim. telefonla konuşuyordum ama görmek gibi olmuyor. Gördüm ve çok rahatladım. Aslında erkek kardeşi de gelecekti benimle ama onun gitmesi gereken bir doğumgünü partisi olduğu için ben yalnız geldim.
LT:(Hapishane lafını duymamla birlikte kafamda tüm negatif görseller canlanıyor bir anda ama her ne olursa olsun kadının normal görünüşü dolayısıyla oğlu hapiste diye onu yargılamamam gerektiği konusunda baskılıyorum kendimi.) ve kısa süre sessiz kaldıktan sonra " ne kadar daha hapishanede kalacak?"
Bayan X: 1 ayı kaldı
LT: Oh çok güzel, iyi haber, sizin adınıza sevindim diyorum.
Ve muhabbetin daha da öteye gidemeyeceğini anlıyorum. Neden sonra tren hareket ettikten sonra sallantının da etkisiyle uykuya dalıyorum. Gözümü açtığımda bayan bana gülümsüyor ve "ben birazdan ineceğim" diyor, "iyi yolculuklar" diyerek birbirimize veda ediyoruz.
Not: Önyargılar yok edilmeli. hayat herkes için herşeyi ile dolu dolu, gümbür gümbür, gürül gürül...

My Strangers Vol. 1

Evet bu fikir aklıma Beatles'ın 'Across the universe' adlı şarkısını dinlerken geldi. Bir şekilde hayatlarımız bir sürü yabancı ile kesişiyor. Kimi sohbetlerde kartlar değiş tokuş ediliyor kimilerinde ise sadece bir gülümseme... İleride bir gün kitap yazmaya niyet edersem, kimbilir, belki bu gerçek yabancılarımı kurgularım. Bu serinin ilk yabancısı gelsin o zaman. Fotoğraf koyabilmeyi çok isterdim ama olaylar kendiliğinden olup biterken "aa 1 dk resminizi çekebilir miyim?" diyemiyorum... resimler kafamda ya da resimler kafanızda ama hikayeler ortada...

Uyruk: İngiliz
İsim: Matthew
Şehir/Ülke: Colchester/İngiltere
Tarih: 22 Mayıs 2011
Zaman: 30 dk
Hikaye: Colchester'da pazar sabahları 9'dan önce otobüs olmadığını öğrenmemi sağlayan bu olay sayesinde tanıştık Matthew ile. "Tren istasyonuna mı gidiyorsun sen de?" diye sordum. Evet yanıtını alınca "bildiğin bir taksi numarası var mı?" sorusu geldi ardından. 9'daki Londra trenine yetişebilmek için pazar sabahının o saatinde kimsenin olmadığı otobüs durağında, tren istasyonuna beraber gidebilmek için fellik fellik taksi numarası aramaya başladık. Yoldan şans eseri geçen bir arabanın üzerindeki taksi numarasını görüp bulunduğumuz yere araba çağırmayı başardık. Arabanın gelmesini beklerken "benim adım Matthew" diyerek elini uzattı. ben de kendimi tanıttım ama eminim ki ismimden birşey anlamadı. Fakat tüm içtenliği ile gülümsemeye devam etti.
LT: "Londra'ya mı gidiyorsun?"
Matthew: Evet, sen?
LT: Bedford. Aslında buradan Bedford'a doğrudan otobüs var fakat 4 saat, ama Londra'dan trenle 1 saat olduğu için böylesi daha mantıklı geldi.
Matthew: Hmm evet mantıklı :) ben de ailemle birlikte rugby maçı izlemeye gidiyorum.

o sırada beklediğimiz araba geldi. Matthew öne ben arka koltuğa yerleştim. İki ingiliz pazar sabahının o erken saatinde hemen kendilerine gülecek komik konular açmayı nasıl başardılar anlayamamış ve ayılamamışken "9'u 6 geçe trenine yetişmeye çalışıyorum" diyeceğime "6'yı 9 geçe" diyiveriyorum... ve dolayısıyla tüm kahkahalar yüzümde patlıyor. Ve ben bu sayede ayılıyorum :)
Tren istasyonuna ulaştığımızda beş poundu arka koltuktan hızlıca yaşlı ve tonton şöför amcaya uzatınca, şöför amca matthew'a dönüp "hey kowboy senden hızlıları var baksana" diyor... matthew bana dönerek bozuk parası olmadığını ama en azından 2 poundu almam için bana ısrar ediyor. Arabadan iniyoruz ve bilet almak için o gişeye doğru yöneliyor. Arkada onu bekliyorum ve gişe sırası bana geldiğinde onun da beni beklediğini farkediyorum. İçimden de "yaşasın" diyorum, yolda sıkılmayacağım. her ne kadar yanımda kitabım olsa da insanlarla muhabbet etmeyi tercih edeceğimi biliyorum.
Bilet gişesi prosedüründen sonra platformlara doğru ilerliyoruz. Her ne kadar ikimizde Londra treni bekliyor olsak da ben doğrudan Londra'ya giden treni tercih ediyorum. (evet salağım) Onun gideceği durak ise benden bir durak öncesi halbuki...
Bu sürede benim platformda beklemeye devam ediyoruz. Üniversite'de bilgisayar mühendisliği okuduğundan ve gelecek yıl kayak için gideceği Kanada planlarından konuşuyoruz. Cıvıl cıvıl, parlak, neşeli ve pozitif bir genç... Lisedeki matematik notlarının yüksek olması sebebiyle bilgisayar mühendisliği okumayı tercih ettiğini söylüyor. Bir sonraki sene Kanada'ya gitmesinin temel sebebinin de tamamen kayak tutkusu olduğunu da itiraf ediyor. "Aslında çoğu kişi bu 1 yıllık (gap year) süreyi kariyer odaklı bir iş ile geçirmemi tavsiye ediyor ama ben hayatı tercih ediyorum" diyor ve ekliyor "Üniversite tercihimi de bu yüzden buradan yana kullandım, daha iyi bir üniversiteden de kabul almama rağmen o üniversiteyi hiç sevmediğim ve buraya bayıldığım için tercihimi bu yönde yaptım, sonuçta burada 3 sene geçireceğim ve burayı sevmem önemli" diyor... Aynı zamanda okulun tanıtım komitesinde yer aldığını ve yeni gelen öğrencilere okulu tanıttığını anlatıyor. "Herkesin okuldaki dersleri sorması çok garip geliyor, sonuçta burada 3 yıl geçirecekler ve burayı sevmezlerse derslerde zaten başarısız olacaklar" diye düşündüğünü de söylüyor. Öğrenci olmaktan çok keyif aldığını da belirtiyor, " bana kalsa hep öğrenci olurum" diyor...
Aslen hangi şehirden olduğunu sorsam da söylediği yeri tam olarak bilemediğim için aklımda kalmıyor. Tarif ederek Luton yakınlarında bir yer olduğunu söylüyor. Tüm bu konuşma boyunca en olmazsa olmaz soruyu bana sormadığını farkediyorum; "nerelisin?" İngiliz olmadığım bu kadar belliyken ve her yabancı ortamın olmazsa olmaz sorusu "nerelisin?" iken bu güzel konuşma bu sorudan yoksun olması sebebiyle bir kez daha hafızama kazınıyor. Benim geri zekalılığım yüzünden buraya eklenebilecek satırlar, kendi trenime binmek konusundaki ısrarım yüzünden "bol şanslar" dilekleriyle son buluyor.
Not: Pazar sabahımı renklendiren bu renkli kişilik ile sabah 9'dan önceye otobüs koymayan belediyeye de teşekkür etmekten başkası kalmıyor herhalde... Hayat, tesadüfler ve yabancılar, bakalım bir kez daha karşılaşır mıyız?

Across the Universe

Evet bugün tam da bu şarkıyı dinlerken aklıma yeni bir fikir geldi.

"...Sounds of laughter shades of life
     are ringing through my open ears
     exciting and inviting me
     Limitless undying love which
    shines around me like a million suns
    It calls me on and on across the universe"

hayatta karşıma çıkan ve bir kaç dakika da olsa iletişim kurmayı başardığım yabancıları listelemeye başlayacağım. Bu proje kapsamındaki tüm kişileri de STRANGERS etiketiyle ölümsüzleştireceğim.
bu fikri hayata geçirmeden önce ustalara saygı kapsamında Beatles'a kulak verelim...

09 May 2011

garip düşünceler...

son bir kaç gündür aklımda şöyle bir soru var " ya yolda yürürken önüme aslan çıksa ne yaparım?" şimdi teknik olarak "hadi canım sende ne alaka ya, aslan şehirde nasıl çıksın karşına" diye düşünürken sonra birden aklıma herşeyin olası olabileceği ve (bu ihtimal aklıma şimdi geldi) bulunduğum yerin hayvanat bahçesi ile ünlü olduğu geliyor. Henüz gidip görmemiş olsam da Londra'daki hayvanat bahçesinden daha büyük ve meşhur olduğu söyleniyor. Colchester Zoo için buradan buyurabilirsiniz. İyi de ben bu hissiyattan nasıl kurtulacağım ve neden böyle birşey düşünüyorum?

02 May 2011

Hedef büyük, çılgın proje...

Türkiye'de ki çılgın proje yarışından ilham aldım dedim ben de kendi çılgın projemi yapayım.
Hedef büyük nasıl olsa.
Mayıs ayı da geldi yaz ayları kapıda.
Düğünlerin ardından bir terörist haberiyle değişti tüm sayfaların çehresi. Royal düğünde ellerinde çılgınca bayrak sallayan ingilizlere karşın bu defa beyaz saray'ın önünde toplanmış, Usame Bin Ladin'in ölümünü kutlayan amerikalıların resimlerine bakar oldum. Dünya gündemi ne çabuk da değişiyor. Yazılanlara göre Obama düğün esnasında Usame'nin dna eşleşmesinin teyid edilmesi sonucu "justice" için ölüm emrini onaylamış. Justice! acaba justin timberlake ile alakası olabilir mi bu justice'in? kimdir nedir yani?
Gariptir ki hiçbir ölüm gerçek gelmez oldu bana. Tıpkı Elvis'in Michael Jackson ile bir adada yaşadığının haberlerinin gelmesi gibi. politik takılmayacağım işim olmaz politika ile, bu dünyada güç birilerinin elinde sen farkında olsan kaç yazar olmazsan kaç yazar. haa belki hiç bilmemek daha iyi. cehalet mutluluktur tıpkı aldatılmayı görmezden gelerek yaşamanın getirdiği ağır hafiflik gibi.

Benim çılgın projem ne kara parçalarını ayıracak cinsten ne de demokrasi getirecek cinsten.
Benim derdim kendimle.
Bitmek bilmeyen içsel davamı çözmekle.
Kabul edeyim dedim, ettim ama hala acısı var.
Seviyorum sağdakini soldakini, üst katımdan her gün bahçeme sigarasını, otunu yağdıran komşumu. Aynı zaman diliminde aynı vagonda seyahat ediyor işte benimle.
Köpeği var havlamaktan yırtılıyor neredeyse tüm gün tepemde.
Belli başlı gecelerde kronikleşen ses ritmleri ile uyutuyor beni.
Beraber hayatlar yaşıyoruz işte.
Çocukları koşturuyor salonda, bir uçtan bir uca.
Derken tam kahvemi içerken bahçede,
yeşil bir top iniyor tepeme.
Sarı benekleri var üzerinde.
Kızıyorum bir anda,
ama işte çocuk diyorsun en sonunda.
Ey yabancı gelelim sana,
Uzaktasın belki ama,
O kadar yakınsın ki bana.
Sıyrılmak istedikçe ben senden
daha çok batıyorsun sanki bana.
Kabul ediyorum evet
sevmişim işte sonunu görmeyerek...

Ne var işte, sevmek suç mu? herşeyi seviyorum, tombik arıları, minik örümcekleri, önümde sallanan dalları, daha tanımadığım ama tanıyacağım tüm canlıları... çılgın projem ise bir gün gelip bunları söylemek olurdu herhalde, ya da buna benzer şeyleri ondan duymak. bilemiyorum bireyler arası kablosuz iletişim denen şey var ise bu düşüncelerimden nasibini alıyor mudur? bilemiyorum, ama tek bildiğim seviyorum. öyle işte....

01 May 2011

Bir royal bir de normal düğünün ardından

Nisan ayını bir royal bir de royal olmayan halk düğünü ile itina ile geride bırakmış bulunuyorum. Dünya üzerindeki herhangi normal iki insandan farkları olmayan Kate ile William'ın evlenmesini, internetten an be an izleyen kalabalık grubun ben de bir parçasıydım. Utanarak söylüyorum ki, dünyada Obama'nın seçilmesinden sonra, internette izlenme rekorları kıran düğünü ne yazık ki ben de izledim. Aslında ne gariptir ki "amaaan umursamıyorum bana ne" deseniz de, içinizde bu dürtü ister istemez yaratılmış oluyor ve siz de merakınıza yenik düşüyorsunuz. Ayrıca anlam veremediğim bir şekilde bir düğün hakkında ne kadar spekülatif haberler üretilebilir konusundaki laf salatalarında sizin de tuzunuz bulunuyor. Aman efendim gelinliği falanca tasarımcı dikmiş, yok çok sadeymiş yok Grace Kelly tarzıymış, ıvır kıvır. Gelinliğin yanısıra davetlilerin kıyafetleri de spikerler için malzemeydi tabi. Kadın milleti olarak kılık kıyafetten sorumlu gönüllü bakanlarız hepimiz. Örneğin bbc spikeri David Cameron'un eşinin şapkasız gelmesini çok yadırgadığını belirtti. Hatta şapkalı katılımın şart koşulduğu davete başbakanın eşi olarak, şapkasız gelmenin çok ilginç olduğunun altını çizdi durdu... Gördüğünüz gibi ben de ne kadar dikkatli dinleyip, izlemişim. Adeta içime işlemiş :)
Gelelim royal düğünden sonra dün gitmiş olduğum normal halk düğününe. Sanırım damadı pek de sevmememe rağmen hiç bir zaman unutamayacağım bir düğün deneyimi oldu dün yaşadığım. Hikayemiz şöyle başlar; İspanyol damat ile fransız kızımız New Mexico'ya taşınacakları için 3,5 yıllık beraberliklerini aniden evliliğe taşımaya karar verirler. Apar topar hazırlıklar tamamlanır, sadece aile ve çalışma ortamlarındaki arkadaşlarının çağrılacağı küçük davet için hazırlanmaya ve 30 Nisan'daki düğünlerini duyurmaya başlarlar. (Sanmayın ki aylar öncesi, benim perşembe günü haberim oldu düğünden. diyebilirsiniz ki sen damadı sevmiyorsun ya o da seni sevmiyormuş demek ki, geç haber vermiş :) olabilir tabi.) Cumartesi sabah saat 10'da belediye salonunda toplanmak üzere duyuru yapılır. Epi topu 25 kişilik aile ve yakın çevreden oluşan topluluk gelin ve damadın imza törenleri için bir odaya alınır. Tören başlar, öncelikle 2 nur topu gibi iri kıyım İngiliz memur teyzelerde, tatil günü çalışmanın verdiği mutsuzlukla, "ah mutlu olmalıyız" duygularının çarpıştığını hissetmemek işten bile değildir. Ayrıca bu iri kıyım teyzelerden sarışın olanı neler yapmamız ve yapmamamız gerektiğini bize dikte eder, söyler diyemiyorum çünkü resmen komutan gibiydi :)) Tipik karşılıklı sözler verilir kısmından sonra gelin ve damat genel geçer yemin metinlerinin dışında kendileri kaleme aldıkları, bir nevi and niteliği taşıyan sözlerini açıklarlar. Önce damat başlar... (Hani benim pek sevmediğim, ukala ötesi ve acaip zeki olan. küçük bir ayrıntı, yanlış anlaşılmasın ama gördüğüm en zeki ispanyol olduğunu belirtmeliyim.) Adam ikinci cümlede hüngür hüngür ağlamaya başlar, ben şaka olduğunu düşünürken birden bire I LOVE YOU I LOVE YOU repliklerini hıçkırıklara boğar. Tahmin edileceği üzere salonda benim de dahil olduğum tüm bayan grubu ağlamaya başlar... Evet bundan sonrasındaki ilginçliklere de değineceğim fakat bana hayat dersi niteliği taşıyan bu olayı paylaşmadan edemedim. Sevmediğimi düşündüğüm bir insanın asla unutmayacağım bir hikayede baş rolde olması sanırım ön yargılarımı yönetmek için hayat dersi niteliğindeydi.
İmzalar da atıldıktan sonra, damadın ailesi,- ispanyol geleneği imiş - evli çiftin üzerine pirinç atılması için elimize 250grlık pirinç paketleri dağıttılar. Gelin ve damadı pirinç yağmuruna tuttuktan sonra saat 13'de kendi evlerinde organize edecekleri düğün yemeği için herkes salondan ayrıldı. Ev partisindeki yemekler ve ortam gerçekten son derece samimi, gösterişten uzak ve gerçekti. Ahtapot salatası, midye, ıstakoz, farklı türlerde salam sucuk türevi etler, zeytin, sangria :) say say bitmez... Sonra bir diğer ispanyol geleneği olarak bir anda damadın babası, damadın kravatını kesmek üzere grubu etrafına topladı. Damadın kravatı lime lime kesildikten sonra orada bulunanlara dağıtıldı. Bunun uğur getiren bir hatıra olduğu da belirtildi. İspanya'da kesilen bu parçalar açık arttırma usulü ile satılarak evli çift için para toplanmasına vesile olunuyormuş ama dün para toplama kısmını yapmadılar. Bahçede güneşin tadını çıkarırken damadın annesi elinde kocaman bir sepetle belirdi ve tüm kızlara üzerinde gelin ve damadın adının yazılı olduğu rengarenk yelpazelerden dağıtıldı. Erkeklere ise püro... :) Nikah şekeri yerine bu fikri çok tuttuğumu söylemeliyim.

Özetle çok keyifli bir gün geçirdiğimi söylemeliyim. Tanıdığımı zannedip hoşlanmadığım bir insanı ömür boyu hatırlanacak aktivite ile verilmiş sınavlar haneme ekledim...

28 April 2011

Su hakkında ilginç bir belgesel



Geçenlerde bir arkadaşımın vasıtasıyla haberdar olduğum, su hakkında ilginç bir belgesel. Aslında izlerken bu kadar da olabilir mi diye düşünmeden de edemiyorsunuz ama bazı şeyler çok da bilimsel temellere oturtulmamış hissine de kapılıyor insan. Ama yine de beni etkilemeyi başardı mı başardı... önemli olan bazı durumlarda size iyi geleceğini düşündüğünüz şeylere inanmak değil midir zaten? ayrıca kötü bir mesaj da vermiyor aslında, hep bildiğimiz, pozitif düşünce ile herşeyi değiştirebilirsiniz temeliyle insana yol gösteriyor. izlerken kendime aldığım notları aktarmak da isterim. spoiler gibi olabilir. 6 parçadan oluşuyor biraz uzun ama sabredin, izlediğinize değecek :)

* water has memory - any substance that interacts with it, has been traced. it records info. although its chemical composition stays unchanged, structure of water-how molecules are organized- may change significantly.
* we pollute water spiritually. water adapts stress, hatred and all negative feelings. Thus, it's almost dead when it enters the body.
* it has memory. it's a medium where all features are governed and transmitted.
* intention can be imprinted in the water.power of faith can be traced with water.

26 April 2011

zor zamanlarda derin nefes işe yaramazsa...

zor zamanlar, kime kolay ki? japonya depremden yaralarını sarmaya çalışırken, dünyanın bir ucunda insanlar görünmez düşman radyoaktivite ile savaşırken benim zamanlarım zormuş, neymiş iş yokmuş... neymiş umut kaybolmuş. bencil misin aptal mısın kızım? kendine gel... sabret ve devam et. derin nefes yeteri kadar derin değilse çözüm vermez.yardım paketi taleplerini sıklaştır, daha çok çığlık daha az şikayet...

06 April 2011

Not almak istedim...


 Kitaplarıma ilave etmeyi unuttuğum Osho - Life, Love, Laughter Celebrating your existence kitabından alıntılar yapmak istedim.
Aslında kitap birebir meditasyon odaklı değil fakat mutluluk ve iç huzur için meditasyon ile bilinç halinden sıyrılmayı ve hayatı yaşamayı öğütlüyor. Bu kelimeler kulağa "cheesy" gelse de gözden kaçırdığımız unsurlar o kadar basitken, basit sorunların çözümlerinin de bir o kadar basit olduğu gerçeği ile örtüşüyor.

"If meditation really happens, whatsoever the cause, compassion has to follow. Compassion is the flowering of meditation. If compassion is not coming, your meditation is somewhere wrong." ... This is compassion - when the other becomes more valuable than you. This is love - when you sacrifice yourself for the other. When you become the means and the other becomes the end, this is love. When you are the end and the other is used as a means, this is lust. Lust is always cunning and love is always compassionate". (p.59)

04 April 2011

Double Bed :)

Şimdi hayat komik... Hadi dedim bahar gelmiş gibi yapıyorken güneş çıktı mı kaçırmayalım, vuralım kendimizi yollara, yürüyelim. Sırt çantasız ve gözlüksüz olmaz tabi. Bu detayı niye verdim bilemiyorum ama durum bu...
Tam karşıya geçecekken minübüsünden soru sormak için eğilmiş beyaz adamın sesiyle durdum. - Yanlış anlaşılmasın ırkçı falan değilim ama hani filmlerdeki gibi 'white man' diyesim geldi bir anda :) -
- hey love, are you local here ?
ben yol tarifi için kendimi hazırlamışken birden gelen soru ile gülsem mi dursam mı ne yapsam bilemezken beyaz adam esas soruyu patlattı...
- I'm selling good quality double beds, would you be interested?
öhö böhö diye kalakaldım, NO THANKS diyebildim ama gülmekten de kendimi alamadım.
Olayı derinleştirip mesaj kaygısı güderek incelersek neler çıkarabilirim diye düşündüm ve eldeki verileri listelemeye karar verdim.
1. ben double bed sevmem. benim olayım single'dır.
2. bu zamana kadar bilerek ve isteyerek 2 kişilik yatak satın almadım, iş seyahatlerinde maruz kaldığım büyük büyük yataklarda yalnız uyumak hiç hoşuma gitmediği için de hep evimdeki tek kişilik her metrekaresi bana ait yatağımı özledim.
3. Sevgilim olsa bile double bed konseptini sevemedim ben, haa bundan sonra sever miyim bilemiyorum?
4. Double bed demek herkesin kendine ait alanı var demek ama single bed demek paylaşmak demek. Ben de paylaşmayı seviyorum işte :)
Bu liste daha uzatılabilir mi acaba? Double Bed konusunda antropolojik, sosyolojik ve psikoloik açıdan analiz yapmak ve katkıda bulunmak isteyenler lütfen yorumlarını sakınmasınlar.

30 March 2011

Kitaplarım :)))

Obliquity – Why our goals are best achieved indirectly

A Little History of the World

Connected: The Amazing Power of Social Networks and How They Shape Our Lives

 

Reklamlar sona erdi... hadi bakalım şimdi biraz sepeti dolduralım :)

Vizesiz Olmaz maz maz...

Eveet. Günlerdir ve hatta belki aylardır beklediğim çalışma vizesi başvuru sürecinin sonuçlanmasına az kaldığını umduğum zamanlara girebildim. Bugün itibariyle başvurumuzu postaya vermiş bulunuyoruz. Home Office bu süreci 7 hafta olarak belirlemiş olsa da etrafımda başvuru yapan arkadaşlarımdan öğrendiğim vizelerini 2 hafta içinde aldıklarıydı. Şimdilerde kağıt işlerini tamamlamış olmanın hem hafifliği hem de ağırlığı var diyebilirim. Bu sürede iş aramalarıma hız vermeyi planlıyorum ama bugünlük kendime off veriyorum. Yine çook uzun zaman ihmal ettiğim  CD ve kitap eşlemelerime geri dönüyorum. Yeni CD'ler ve kitaplarla kendimi ödüllendirdim... serde maymun iştahlılık olduğundan mıdır nedir hepsine de aynı anda başladım :) hadi hayırlısı...

27 March 2011

BUDGET CUTS in UK...








Londra haftasonunda çok hareketli zamanlar yaşadı... 8 yıl öncesinin Irak savaşı protestolarından beri en fazla katılımın beklendiği bütçe kesintilerine itirazlar, öğrencilerin ve çeşitli meslek gruplarının katıldığı miting ile dile getirildi. Ben de bunlardan nasibimi aldım. Big Ben tarafına geçitler kapatıldığı için Thames nehrinin karşı kıyısından, protestoculardan objektifime takılanları paylaşmak istedim...

21 March 2011

Taşınmalar arasında...

Uzun zamandır yazmak aklımda ama yerleşik düzende olamamanın verdiği düzensizlik ve zamansızlık sebebiyle yazamadım. Dün hem bir zamanlar haber alamadığım için üzüldüğüm en yakın arkadaşımdan hem de bloğu takip eden small button'dan "iyi misin" diye mesaj gelince hem sevindim hem üzüldüm hem de kendime çok kızdım... O yüzden de sabah ilk iş olarak uzun uzun yazacağım dedim. Öncelikle düşünülmek güzel şey, teşekkürler cidden. çok mutlu oldum ama bu sessizliğim için de kendime çok kızdım.
Aslında 21 Şubat'ta tekrar Londra'ya dönmüştüm. Ama ne dönmek... ev taşınacak, kardeşimin yeni evinin işleri ayarlanacak, pasaporta başvurulacak, çalışma vizesine başvurulacak, iş bulunucak (en zoru da bu sanırım), çok yakın dostlarım gelecek beni ziyarete... liste kabarık. o kadar hızlı geçti ki zaman, insan yazarken TO DO listesinin yanına tick atıyormuşcasına bir çırpıda yazıveriyor sanki ama o anın içinde bu işleri nasıl yapacağınızın korkusu sarıyor sizi.
Londra'daki ev, kontratın 19 mart itibariyle dolması suretiyle itina ile teslim edildi. Ama ne teslim edilmek, kendi oturacağım evi bu kadar temizlemedim diyebilirim. Burada ev kiralamanın ciddi bazı yükümlülükleri var. Hele eşyalı ev kiralıyorsanız, evin ve eşyaların durumunu eve girmeden önce ev sahibinden ve kiracıdan bağımsız bir şirket çalışanı gelip raporluyor. Tamam Türkiye'de de evi nasıl bulduysan öyle teslim edeceksin mantığıyla aynı belki ama ev hakkında 30 sayfalık bir rapora imza atılıyor. Ve rapor inanılmaz detaylı. Mesela diyor ki "giriş kapısının sağ alt köşesinde çizik var", yok efendim duvarın bilmem nereleri lekeli... vs vs... eşyaların durumu, çatal bardak detayları, ıncık cıncık... uzun lafın kısası bu rapor doğrultusunda alacağınız depozito miktarı saptanıyor. Umarım bir aksilik olmadan depozitomuzu da alacağız. Hele bir önceki ev sahibimizden yaşadığımız kötü macera sonunda bu kadar detaylı olması da ayrıca stres sebebi olmadı değil hani... neyse bu sefer işler daha profesyonel ilerledi diyebilirim. Kazık yiye yiye yememeyi öğreniyor insan.
Şimdi ise Londra'dan Colchester'a taşındım, kız kardeşimin yanına. Ben bir iş bulana kadar ve çalışma vizesini de alana kadar onunla beraber olmayı planladım. Ama ne olur ne biter hiç bir fikrim olmadığı için böyle biraz karambole yaşıyormuşum gibi hissediyorum bazen. Kafam o kadar karışık ki... Hele geçenlerde metroda, karşı koltuğumda oturan, hiç tanımadığım bir insanın bana " bu kadar fazla düşünüp, kendine dert etme" demesiyle şok oldum... O kadar belli mi yaw düşündüğüm diye de kendime dert edindim, sanki eldekiler yetmezmiş gibi... Şükretmek lazım aslında herşeye rağmen üstesinden gelebilip, yeni doğan günü görebildiğimiz için. Birinin bana bazen hatırlatması gerekiyor işte.
Şimdi kabaca bir yazı oldu, fırsat buldukça arada olan komik sevimli olayları da paylaşacağım.
Teşekkürler Selocum ve small button nose... :)))

07 February 2011

Veda

Nefes dediğin bedeni terkedince uzaktan kumandası yitirilmiş araba gibi kalıyormuş insan.
Ölüm de cansız bedenin yerini özleme bırakmasıymış meğer.
Hadi "dedeme" telefon edelim deyip de o telefonun bir daha hiç açılmayacak olmasıymış.
Resimlere bakıp bakıp öldüğüne inanamamakmış...

96 yaşındaydı dedeciğim... okuyanlar için kimisine eh zamanıymış dedirtse de her ölüm erken benim için... o benim hayat kahramanımdı.
6 yaşındayken ilk mektubu yazdığım, dert ortağımdı.
Şimdi sevgilisine kavuştu. Babaannemin kaybından sonra görevini tamamladığını düşündü ve sessizce 7 ay bizi vedasına hazırladı. Giderken de "allahaısmarladık, iyi ölmeler iyi ölmeler" diyerek gitti.
Gideli 11 gün oldu bile. Tam kendine yakışır biçimde gitti, bile bile ve eğlene eğlene...

Uzakta olmanın dezavantajı kendini gösterdi yine
dakika farkıyla yetişemedim son nefese
meğer son randevumuz morgda olacakmış kendisiyle
uyurmuş gibi yatarken dedem sedyede
hoşçakal diyebildim sessizce

söyledikleri kaldı geride
"ayrılık olacak ki kavuşmak olsun" diye
avuturdu beni her gidişimde...

21 January 2011

merak ediyorum da... vol.2'ye düzeltme :)

yaşasın demek istiyorum bağıra bağıra... evet biraz ben paranoyakça davranmışım, can dostum, canımcım çok yoğunmuş... yeni yeni canlandırdığı işi için çok heyecanlı gelişmeler içerisinde şu ara, ilerleyen günlerde paylaşmayı düşünüyorum burada, bizi takipleyin... gelsin enerjiler, gelsin pozitiflikler, hadi bakalım silkelenip yeniden başlayalım... başlamak gibisi yok değil mi?
dün uzun bir aradan sonra skype'da görüştük... bu skype mükemmel yani tamam yüzyüze görüşmek gibisi yok tabi ama arada mesafeler varken skype'dan iyisi yok. o kadar iyi geldi ki konuşmamız, resmen canlandım... işte dost işte can :)


kısa bir update vereyim hemen; tezin sonuçları belli oldu. MBA olayımız başarıyla tamamlandı, sıradaki olayımız ise ingiltere'de çalışma vizesini alabilmek ve güzel bir iş bulabilmek. kafam o kadar karışık ki... ama içinde bulunduğum çemberde sorunlarıma odaklanıp koşturup durmak yerine olmasını istediğim şeyleri düşünmek için zorlayacağım kendimi. hayat güzel ve kısa. söylenmek yerine onu sömürmek onunla bir olmak, kaynaşmak lazım.

Yazmam gereken bir sürü konu konser etkinlik olayı var aslında ama sanırım bugün yapamayacağım bunu. web browserımda açık duran milyonlarca iş sayfası tab'leri gözüme gözüme girerken bu konuları heba etmek istemem. öyle işte, güzel keyifli bir cuma :))

14 January 2011

red bike

carnaby street-london

11 January 2011

2011 ne getirecek?

yeni yılın ilk gribal enfeksiyonu bünyeme hayırlı uğurlu olsun diyerek kağıda kaleme sarılıyorum. Bitmek bilmeyen monologlara ancak sen deva olabilirsin. yeni bir yıl yeni umutlar geyiklerini noel baba ile bir sonraki yıla kullanılmak üzere uzaklara göndermiş olsak da yine onları kullanıyor olacağımız gerçeğini değiştirmiyor hiçbiri. Evet yeni bir yıl ve bir sürü değişiklik kapıda. En önemlisi de sanırım burada bir hayat kurup kuramayacağım. Aktif olarak iş arama sürecini başlatıp bu sürecin gelgitlerine ne kadar dayanabileceğim. A,B,C ve Zye kadar uzayan zilyon olasılıklı planlardan hangisi ile tünelin sonuna ulaşacağım? hepsi muazzam bilinmezlerle dolu denklemime hoşgeldiniz...
yıla kalabalık ve hareketli bir giriş yaptım sanırım... eğlenceli ve neşeli bir grup ile AHBABB grubumuz hizmete girdi... bir süreliğine de olsa kendimizden ve yapmak zorunda olduğumuz işlerden uzaklaşabildik. Ama el ayak çekilince yine kaldık biz bize, kendimize... belirsizliklere söylenmiyorum çünkü hayatın en belirli olduğunu düşündüğün anda bile belirsizliklerle dolu olduğunu biliyorum ya da kendime hatırlatıyorum. Şu anda ihtiyacım olan şey bir işe girip kendimi n-1 belirsizlikle bırakmak :) ne de olsa n-1 < n değil mi? (every penny helps)

merak ediyorum da... vol.2

uzun zamandır ulaşmaya çalıştığım ve ses alamadığım bir arkadaşımın bana kızıp kızmadığı küsüp küsmediği paranoyasından nasıl kurtulabilirim. salmalı ve serbest bırakmalıyım sanırım... yok yere acaba birşey mi yaptım da bana cevap vermiyor, aramıyor, sormuyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
:(((