26 July 2010

Arayı açmak...

Evet, nerede kalmıştık... Türkiye'deki tatilim ile ilgili farklı hayaller kurarken, babaannemi kaybetmenin verdiği şeyle (buraya uygun kelime bulamadım) bambaşka bir düzlemde geçti herşey... evet aynen hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. fotoğraf çekmek için kullandığım makinama video kamera muamelesi yaptım bolca... çünkü resimler tatmin edemedi beni ve zamanı yakalama sevdamı... dedemle sohbetlerimi ve anılarımı kaydettim bolca... farkettik ki gidenin ardından en güzel anı onunla olan videolarınız... resimler de bir nebze tuz bassa da yaranıza, izlemek istiyor insanoğlu...

döndük dolaştık geldik yine Londra'ya... her gidiş ve dönüşün barındırdığı "bundan sonra"larla başlayan bol başlangıç cümleleri kazıdım kafama... bakalım ne kadarını başaralabileceğim.

bu aralar gündem yoğun tabi 21 ağustos'da çıkmak zorunda olduğum bir evim beni yeni bir barınak arayışına itiyor haliyle... acılı edebiyat oldu burası... neyse gece gece bu kadar kanırtmasam iyi olacak. masam hala dağınık, yapılması gidilmesi gereken yerlerin broşürleri ile dolu, mektup yazacağım insanların adresleri de önümde...

karar verdim pub'ı da bırakıcam, bardağı taşıran damlalar beni yoruyor artık... sanırım başka iş arayışlarına da başlamam gerek... bir yandan da tez için çalışmam gerek, teknik olarak 9 haftalık bir sürecin içindeyim ve gün başına 459 kelime yazarak 20000 kelimelik tez için iş dağılımını insanı bir şekilde gerçekleştirebilirim ama ah o tembellik...

ey hayat yapacak ne çok şeyim var değil mi? seni seviyorum ama yine de, sunduğun renkler, gösterdiğin yüzler ve atraksiyonların için...

b.

02 July 2010

Nedir bu?



Öncelikle ricamı kırmayıp babaannemi ve dedemi, mutlu bir şekilde hatırlamama yardımcı olacak bu çizimi ile yazımı renklendiren Ahmet Coka'ya teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Ölüm insana gerçek gelemiyor işte... Gidenin uzaklara gitmesi ve sanki bir gün geri gelecekmiş hissini konduruyor kalplere. En son 2009'u uğurlayıp 2010'a girerken görmüştüm onu. sonra hasret kuşu serimize Londra'dan devam ederken nisan ayının başında rüyamda babaannemin bana BEN GİDİYORUM demesi ile irkilmiştim. işte meğerse o zaman vedalaşabilmiş meğerse benimle. 14 haziran'da verilen son nefesi 3 gün daha ileriye alabilseydim belki bir kez daha elinden tutup öpebilecektim ama işte hepsi boş, hepsi laf...

Acınızın başkaları üzerinden size etkilerini çok net görebiliyorsunuz. Dedemin üzüntüsüne, babamın üzüntüsüne de üzüldüğümü farkediyorum. Dedeciğim 68 yıllık hayat arkadaşını yitirmenin hüznünü yaşarken, babam da annesinin gidişine BURNUM SIZLIYOR ACIDAN diyerek veryansın ediyor.

Ben ise sadece rahmetli babaannem gibi NEDİR BU diyorum...

16 June 2010

bitsin artık bu çile, propose edemem bile bilee :)

Gözümden yaş değil uyku akıyor... proposal yazmaya kasıyorum, sıkıldım...yüksek dozda kafeinden midemdeki yanmanın haddi hesabı yok. sabahlama niyetiyle yola çıkıp, eşeğimin çüş demesi münasebetiyle yatağıma yollanacağım sanırım. Nasıl olsa deadline perşembe günü... yarın uzun olacak besbelli...

11 June 2010

şiirsel denemeler ve dedemin doğumgünü

Londra akşamları uzun, keyifli ve serin...
yaprak enflasyonuna uğramış dallardan savrulan
uçucu kar taneleri eşlik ediyor, çayıma, birama, suyuma...
her ne kadar bir gıcıklık olsa da boğazımda,
şikayet etmiyorum alerjik semptomlara.
Bahar sonuçta...
her ne kadar Türkiye'de yaz da olsa...

şiir sevmem, ya da sevmezdim. bilerek isteyerek şiir kitabı alıp okumadım haa biri hediye ederse el mahkum okurum o ayrı... nerden çıktı bu şiir konusu ben de anlamadım yazayım dedim. içi kıpır kıpır olur ya insanın ama bir de buruk. Bugün dedemin doğumgünüydü, ona kart yollamıştık kardeşimle bu haftanın başında... Seviyorum bu ülkedeki her duruma, ihtiyaca göre kart bulunabilmesini... Hemen günün anlam ve önemine uygun üzerinde 90 yazan güzel bir kart seçildi... Dedem 96 yaşında olduğu için, itina ile sıfır rakamı altı rakamına dönüştürüldü... içine güzel bir dörtlük tasarlanıp özenle yazıldı... kartı alan dedem ve tüm aile fertlerinde mutluluk dolu gözyaşları etkisini gösterirken, biz uzakta olanlarda ise burukluk ve özlem kendini hissettirdi... neyseki haftaya şu ödev zımpırtılarını teslim etmeyi başarıp sımsıkı sarılabileceğim dedeciğime...

seviyorum sahip olduklarımı, hayatı, yaşamayı
biz hüzün kaplıyor bazen
uzaklardan derinden
ama biliyorum ki çok içten...

31 May 2010

Virajı alalım bakalım...

Uzun zamandır süre gelen plan program işlemlerimi kısmen hallettim...17 Haziran türkiye biletimi aldım, ardından 8-12 temmuz hollanda, sonra yine türkiye ve 19 temmuz'da ise londra'ya dönüş... start verildi 17 gün ve benim yetiştirmem gereken 3000-4000 kelime arası 3 tane paper... ahah canım o da ne ki derseniz, ben daha yeni başlıyorum öfff öff...emniyet kemeri falan takmıyorum arkadaş, saldım gitti...

16 May 2010

Chicken-Kitchen

Çok yoğun bir geceydi pubda yine. Müşteriler gibi ben de bazen kendimi canlı müziğe kaptırınca hatlarım kopuyor işte. Tıpkı bugün salata sosu soran müşteriye, "I have to check it with the kitchen" diyeceğime "I have to check it with the chicken" diye cevap verdim. Sonra ne mi yaptım, kaçarak uzaklaştım tabii, buna benzer bir hatayı da zamanında bir seminerde konuşma yaparken sökük yerine dikik diyerek, ve didik kelimesini sikik olarak söylediğimi zannederek, utancımdan gülme krizine girmiştim sahnede... tüm katılımcılar bayan olduğundan utancım bir nebze de olsa azalabilmişti ama yine de çok kötüydü çook :)

14 May 2010

orada olduğunu bilmek/unutmak/farketmek :)

Bazen birşeyin nerede olduğunu bilip unutursun ya, işte öyle zamanlarda, yani unuttuğun zamanlarda, olması gerektiği yerde onu aramasını bilip, orada olduğunu görüp mutlu olmalısın... kısaca gözlüğün aslında başının üzerindedir ve sen gözlüğünü ararsın, ama bir hamleyle elini başına götürüp onu orada bulduğun zaman... işte o zaman gülümsersin :)

08 May 2010

pms etkileri...



"yaşlanıyoruz yaa ne olsun :) öğrencilik ve hayata boşvermişlik var sanırım artık. ben de umur alanımı daralttım o yüzden pek umursamıyorum, ya da umursamadığımı sanmaya zorluyorum amaaan ne olsun işte, çikolatasızlıktan kaynaklanan endorfin eksikliğinde ortaya çıkan tüm defectleri bünyemde bulunduruyorum ne diyim daha."

tüm bunların sebebi pms. ben masumum ihihi

07 May 2010

Etkilendim...

Barda part time çalışmaya başladığımdan bahsetmedim değil mi? bu uzun bir konu kısaca geçiştirmek istemem bunu. neyse konumuz ise 19 yaşındaki Avustralya'lı Heath'e soruyorum, planın ne dostum? bu yılı Londra'da geçirip, sonra Kanada'ya eski kız ardakaşımın yanına gidip orada master yapmak istiyorum diyor. Diyorum ki dostum emin misin exden next olmaz derler, ya da buna deyeceğine inanıyor musun? EVET diyor kesinlikle... ne kadar ilginç değil mi kimileri eski ilişkilerine ne kadar da ... buraya sıfat bulamadım ama takdir belirten bir sıfat iyi giderdi diye düşünüyorum. etkileyici işte ya da ben yaşlanıyorum sanırım :/

03 May 2010

Bu ne şimdi...

Vietnam lokantasında garson kıza bayanlar tuvaletinde tuvalet kağıdının bittiğini söyledim... OK dedi. ben masama döndüm tam bir fondipin ortasındayım, hatun kızımız elinde bir tuvalet kağıdıyla bana doğru geldi ve elime tutuşturdu tuvalet kağıdını... bu ne şimdi dememe kalmadan 'high' olmanın etkisiyle "cheers" dedim, sanki çok normalmiş gibi elimdeki kocaman rulo tuvalet kağıdıyla tuvalete gittim... dahası tuvalette zaten bir rulo tuvalet kağıdı olduğunu farkettim... of ya özetle rezil oldum. tabi chopstickle sigara içmem de cabası... durun bir dakika yaw ben hayatımda sigara içmedim, sigaradan da nefret ederim. iyi geceler :()

11 April 2010

Sonunda izledim:ISSIZ ADAM

Blog canmış meğer...
Gecenin bir yarısında ses etmek istediğinde sessizce beni dinleyenmiş...
Söylesem güler misin, yoksa "tipik sen" mi dersin bilemiyorum ama üzerinden zaman geçmesine ve popülist yaklaşımlara olan antipatim nedeniyle izlemeyi reddettiğim ISSIZ ADAM filmini an itibariyle izlemiş bulunuyorum. İşin garibi ilk defa bir filmi izlemeden IMDB'de oy verdim... tahmin edersin ki 10 verdim. Ama oy vermeden önce de IMDB'de 10 üzerinden 7.1 alan filme, izleyenlerin verdiği oyların cinsiyet ve yaşa göre dağılımlarını inceledim. 45 yaş üstü bayanların kullandığı oylara dikkat çekmek isterim. Eh tabi haliyle tüm terkedilen kadınların istediği senaryo gerçekleşmiş filmde.
Niye filmi izlemeden oy verdiğim tartışılır elbet, ben de anlamış değilim niye oy verdim. İngiltere'de genel seçimler yaklaşıyor ya ben oy kullanamayacağım için önüme çıkan her yerde oy veresim geliyor herhalde. eziklik işte...
sanırım benim hayatım için "çok güzel hareketler" yerine "bir dizi anlamsız hareketler" bütünü ya da parçacıkları ifadesi yerinde olabilir. BABAM ve OĞLUM filmini sinemada izledikten sonra EGEsel faktörler dolayısıyla ÇAĞAN IRMAK'a hayran kalmıştım. (İzmir'i özledim sanırım neyse...)
Ya ne alaka kura bugüne çıktı. Ben kendime mani olmaya çalışıyorum çünkü neden izlediğim herşeyin etkisinde kalıyorum, kendime dert ediniyorum, karakterleri kafamda belli bir süre yaşatıyorum, konuşturuyorum. hatta bazı durumlarda "hah işte o böyle yapardı" diye düşünüyorum... çok düşünüyorum sürekli düşünüyorum. işim olmadığından mı? tabi ki hayır, ama nedenini bilmiyorum. sırf bu yüzden roman okumadım uzunca bir süre... işte o boşlukta da SOFİ'nin DÜNYASI çıkmıştı, lise sondaydım. felsefeye bulaştım... ama orada da daha çok düşünür oldum ama en azından duygusallıktan uzaklaşmaya çalıştım. Ah bak laf lafı açıyor işte... İlkokulda Gülten Dayıoğlu'nun MİDOS KARTALININ GÖZLERİ diye bir kitabını okumuş ve Gülten Dayıoğlu'na mektup yazmıştım. adresini bilmiyorum tabi, zarfın üzerine GÜLTEN DAYIOĞLU yazdım cevap bekliyorum. Kitap bitmişti ama ben ona sorularımı göndermiştim. uzunca bir süre cevap gelmesini bekledim ama nafile... işte ilk hayal kırıklıklarım...
Cumartesi gecesi bir ISSIZ ADAM'dan nerelere geldim... esas konu derin ve klişe olduğu için hiç ona girmiyorum bile. neyse sanırım bu yazı burada bitmeli ve ben uyumalıyım...
İyi geceler.

09 April 2010

Meksika Yemeği ve Bereket Duası




Yer: Tequila Tex-Mex

Açlıktan gözü dönen gençler uzun zamandır gözlerine kestirdikleri Meksika lokantasına gitmeye karar verirler. Özellikle bütün bir gün aç kalınıp, akşam yemeğine saklanan iştahlar itina ile açlıkla terbiye edildikten sonra hedeflenen yere varılır.
Meksika yemeklerini uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok, burada değinmek istediğim önemli bir konu var.
Oturduğumuz masanın hemen arkasındaki duvarda gözümüze çarpan Bereket Duası ve Nazar boncuğu bizi bizden alır elbette... Çalışanların İtalyan, İspanyol ve Brezilyalı olduğu, buram buram Meksika kokan bu yerde gözümüze çarpan şey ile eheheh hübele hebele muhabbetine giriş yapılır. (Yukarıdaki resimde görülen amcamızın sol üst köşesinde sözü edilen bereket duasını ve nazar boncuğunu bulabilirsiniz. ne yazık ki kendim resim çekmedim bizzat kendi sitelerinden aldım :) (ay bu arada gülen yüz ifadesi ile parantezi kapatmaya bayılıyorum böylelikle bir taşla iki kuş vuruyorum, fırsatçı mıyım neyim neyse konuya dönelim :)
Sosyal kelebeğim ya insanlarla konuşmadan duramıyorum, hemen bu işin sırrını çözmeliyim diyerekten yemeklerimizi servis yapan sevimli kızımıza konuya giriş yapabilmek adına muhabbet mezecikleri ürettim :) işte kızımız İtalyan, zaten bozuk ötesi ingilizcesinden buram buram belli ediyor nereden geldiğini ama ben İtalyanları severim yani neyse o ayrı konu :) kızımızdan alıyoruz detayları bir bir... Mekanımızın sahibinin eşi Türk'müş meğersem. Sanırım ismi ya Gülce ya da Gülçin imiş... (bu isimlerin telafuzu bir İtalyan tarafından yapıldığından ancak 2 ihtimal olabilir değil mi)
Ama ama dahası mekan güzel, kokteyller daha da güzel... Tam tamına 200 çeşit shot vardı menüde... dene dene bitmez yani :)

08 April 2010

Saçma saçma saçma

İngiltere... demokrasi... özgürlük. Türbanlılara laf yok, kapkara peçelilere laf yok. Ama ama hoodie'lere (başlıklara) kıl oluyorlar! Şaka değil gerçekten de öyle... Ne zaman bir alışveriş merkezinin içine kafamda sweatshirtümün başlığı olarak girmiş olsam, arkadan güvenlik görevlisi geliyor "Excuse me bla bla bla" diye başlıyor, başlığı çıkarttırıyor, neymiş efendim YASAKMIŞ...
Yaw ne mantıktır anlamıyorum, etrafa bakıyorum Arap hatunlar simsiyah kara çarşafla dolanıyor; gözleri bile zar zor görünüyor, adam gelmiş benim başlığıma laf ediyor... Bir değil iki değil, aynı yerde de değil, farklı zamanlarda farklı alışveriş merkezlerinde uyarıldım. sadece ben de değil, arkadaşlarımın da başına geldi... Bu saçmalık değil de nedir şimdi? Biri bana açıklasın gerçekten...

01 April 2010

Çikolata "After Eight - No one leaves"


Eee malum Easter Zamanı... Ben bu yumurta şekilli cafcaflı çikolatalara nasıl direneceğim diye kara kara düşünürken her yerden saldırıyorlar canım...haksızlık. Çikolata ve nane kombinasyonu bana pek hoş gelmez, ben portakallı çikolatacılardanımdır. Ama Nestle'nin After Eight reklamını görünce içim bir hoş oldu. Hem sadelik hem de çok şey anlatması açısından çok başarılı olmuş.

28 March 2010

tatil çikolata paskalya - sisters in london

Tatil tatil tatil... sınavlar bitti bitmesine ama şimdi de yerini bir boşluk kapladı sanki... inat ettim türkiye'ye gitmeyeceğim diye ama herkesler de gidince içime bir hüzün oturdu sanki... Etrafta paskalya neşesiyle dolup taşan yumurta şekilli, birbirinden cazip çikolatalar hüküm sürerken ben nasıl rejim yapabileceğim??? neyseki kardeşimle birlikte londonsal gezi planlarımızı devreye sokarak yumurta çikolatalara savaş açacağız. Bekle bizi tatil, bekle bizi london... :)

21 March 2010

Rengarenk firefox temaları...

Gmail temalarından sonra web browserlarına renk katmak isteyenler için; birbirinden güzel temalar için; buradan buyrun.

20 March 2010

Değişiklik...

Sınavlar kapıda ya bana da yapacak lüzumsuz işler lazım ya işte o yüzden ben de blog taslaklarımla oyalanayım bari dedim... çok lazım... annem bana küçükken "lüzumsuz işler müdürü" derdi... Neden çünkü akla hayale gelmeyecek ne kadar saçma sapan iş varsa kendime meşgale yaratırdım. hey gidi günler hey.

4 günüm var, 2 sınav ve 1 paper teslim edilecek...
hadi bana bol şans...

Bu arada bu fotoyu da ben çekmiştim, 2007'de Antalya Kemer'de... Gençlik işte... Alice'de de aynısından mevcuttur belki :) Bu fikir tutarsa belli aralıklarla bu resimleri değiştiririm belki...

Hem izleyin hem dinleyin :)

70 Million by Hold Your Horses ! from L'Ogre on Vimeo.

16 March 2010

Gıcık oluyorum....


Bu yazı tribal enfeksiyon içerir, bulaşabilir.Dikkat.
Yaptığım yorumları yayınlamayan kişilere uyuz oluyorum. Takip etmiyorum bundan sonra seni... Yorum yorum yorul, yorumsuz kal emi. Aman çok da fifi diyebilirsin ama gıcık oluyorum gıcık... Bu resim de siz ve sizin gibilere gelsin, losersınız abicim işte bu kadar.Kontrol manyakları, dominant karakter bozmaları...

14 March 2010

İngiltere için Anneler Günü Türkiye için Tıp Bayramı



14 Mart Türkiye için Tıp Bayramı, İngiltere ve İrlanda için ise Anneler günü...
Burası İngiltere, burada herşey ters diye düşünenlere işte Anneler gününün amerikan ekolünü benimsemiş ülkemize inat niye mart ayında kutlandığının bir açıklamasına buradan erişebilirsiniz. Paskalya'dan 3 hafta öncesine denk gelen Pazar günleri İngiltere ve İrlanda'da anneler günü olarak kutlanıyor.
Türkiye'de ise her yıl 14 Mart Tıp Bayramı olarak kutlanmakta. Her ne kadar siyasiler doktorlarda tat tuz bırakmamış olsa da, zor koşullarda hizmet vermekte olan tüm doktorların tıp bayramı kutlu olsun.
Doktor çocuğu olarak her meslekte olduğu gibi iyilerin ve kötülerin olduğunu kabul ediyorum fakat şu bir gerçek ki hükümetin, devlet hastanelerinde bir günde iyi ihtimalle en az 200 hasta bakmak zorunda olan sağlık insanlarına yaptıkları zulümleri çekmesini temenni ediyorum. Hele ki o RTE ve yandaşları dermansız dertlere düşüp o gemicikleriyle analarını da alıp gitmek suretiyle bermuda şeytan üçgeninde sürünsünler. Bu yazıda onlardan bahsetmeyecektim ama çok sinirliyim.
Herkese iyi pazarlar...

13 March 2010

Turhan Selçuk'un Anısına

Anahtar-kilit ilişkisine bakış

Konu belki çok klişe ama sosyolojik açıdan farklı toplumlarda nasıl görüldüğü hakkında fikir veriyor. Tipik "evlenmelik kız" ve "eğlenmelik kız" konseptlerimize Vietnamlı bir arkadaşımın gönderdiği şaka ile ışık tutmak istiyorum.


Girl: if a man sleeps with 10 girls in 1 week, he became a legend. But if a woman sleeps with 2 man in 1 year, she is a slut. Why?
Boy answered: if the key can open 10 locks, it's a master key, but if a lock can be opened by 10 keys, it's a shit lock.

06 March 2010

İstanbul'da kar Londra'da Güneş vardı ama...

Önce mesaj (MMS) gelir... Sana bakan mutlu iki insan... dünyaya seni getirenler, anne ve baban... Ardından telefon çalar... "Siz yoksunuz biz İstanbul'dayız, ama siz yokken beraber gezdiğimiz yerler hiç tat vermiyor, kar da yağıyor zaten."
karşılıklı gülüşmelerden sonra konu değişir ama işte o anda dank eder kafana...
hep ayrısındır aslında seni gerçekten seven insanlardan. Liseye kadar zaten ne annenden ne de babandan birşey anlamazsın... akşam yemeklerinde biraraya gelince herkes konuşur, dinler, güler... ama her zaman olağan gündelik olaylardan bahsedersin... Kordon'da yürüyüşe çıkınca babanla dertleşirsin, dinlersin, öff bee dersin... bazen de beraber kadehi tokuşturursun, ŞEREFE dersin, güler geçersin...
ÖSS sonrası hayallerine koşarsın... İzmir'den İstanbul'a geçersin. İlk ayrılık işte. Artık akşam yemeklerinde bir araya geleceklerin annen baban ve kardeşin değildir. Her cuma akşamını paylaştığın dede babaanne hala amca uzaktadır senden... önce mesaj(SMS) gelir, sen de burda olsan... bakarsın geçer gider.
okullar biter, sen merkezden uzaklaşırsın, olduğun yerde bir süre kalacağını sanırsın sonra yine birşeyler dürter seni "hadi bakalım" dersin, soluğu uzaklarda alırsın.
önce mesaj gelir... özlediğini anlarsın. İstanbul'da kar varken, altında olduğun güneşe bakıp içini ısıtmasını istersin. Özlersin, özlersin ama gülüp geçersin...

25 February 2010

Cupcakes OUT Whoopie Pies IN


Başlığa aldanmayın benim gönlümde cupcake'lerin ya da muffin'lerin ya da diğer bir değişle kağıtta/kalıpta pişen küçük keklerin yeri ayrıdır... Ama aldığımız verilere göre Amerika'dan sonra Londra'da da cupcake'lerin tahtını elinden alacak yeni gıda ürünümüz whoopie pie'larmış. Özetle iki tane çikolatalı cookie'nin krema aracılığı ile birbirine bağlanmasından oluşan eşşiz lezzet olarak düşünülebilir. İsteğe göre fıstıklı, zencefilli ve balkabaklı whoopie pie'lar mevcut. Henüz tadına bakma fırsatım olmadı, malumunuz rejim var bünyede...
Ama ilgilenenler ya da nefsine güvenenler buradan buyurabilirler.

23 February 2010

Film Repliklerini Sevenlere...

Film izlerken kağıda kaleme sarılmaya son... Aradığınız meşhur film repliklerini buyrun buradan takip edin :)

İşte geldim burdayım, ben bu işte ustayım :))

Londra Metrosu koltuk döşemesi ne demek istiyor?

Şimdiii; aşağıda görülen resimler London-Central Line metrosunun koltuk döşemelerine aittir. Koltuk döşemesinde anlatılmak istenen, defalarca teklarlanan kelime nedir? Süre başladı, hadi bakalım :Pp

18 February 2010

Spor Salonundan insan manzaraları

Hayatımın bu dönemi sanırım kendime ayırmam gereken zamanlar diliminden oluşuyor. Şu aralar sportif aktiviteler hayatımı domine ettiği için varsa yoksa spor salonunda gördüklerim oluyor aklımda... abartmayalım tabi arada okul ve ulaşım hattında yaşadıklarım da beni etkisi altına almayı başarıyor haliyle. geçenlerde koşu bandının üzerinde 0 beden, sarışın, ultra seksi hatun modelinin azıcık popo üstü koordinatlı Chanel dövmesinin beni benden almasına kimse engel olamaz... sadece ben etkilenmedim tabii... hedef kitlesi edeleli ve balon erkekler olan hanım kızımız, vücudunun ve saçlarının salonda yaratacağı etkiden emin, aslandan kaçarcasına bacaklarını o narin poposuna çarptırırken dövmesiyle zeka seviyesini kanıtlıyordu. ama zekayla işi olmayan kitlemizin salyalarının yarattığı kaygan zemin etkisi de salon trafiğinde kitlenmelere neden oluyordu. bir anda ağırlıklardan gelen sesler ve nefesler artmaya başlamıştı... ve ve ve ben dayanamayıp kaçtım. hırsı sevmem herşey zevk için olduğundan ihihi hemen tüydüm... eh belki biraz kıskanmışımdır ama doğruya doğru otoban sağlam zeminden ibaretti...

14 February 2010

TEMİZLİK

içimde bir takım kötü duygular var... kusmam lazım. geçmişime göz dikip duracağına önüne bak pislik.(buradaki pislik benim)
geçmiştekinin ötesi berisi senin ne işine anlamıyorum. geçmişimdeki bir iki salak kızı kıskanıyor muyum neyim. evet itiraf ediyorum. hayır bunun erkek arkadaş ve sevgililik durumlarıyla uzaktan yakından alakası yok. hayatın belli döneminde yer işgal etmiş kız parçacıkları işte. ben silsem hatırlatıyorlar kendilerini...
o kız salaktı zaten, kimse haddini bildiremedi kendini çok birşey zannetti, hala da zannediyor işin garibi... kendini prenses statüsünde gören kızlardan nefret ediyorum. sürünün emi... çok mükemmelsiniz, siz olmazsanız dünya durur maazallah...haa tabi tüm erkekler de size hasta. hepsi size yazıyor... işler siz olmadan yürümüyor...
ama neyse iyi düşüneyim iyi şeyler olsun. güzel dostluklarım oldu... onun da olsun... öff kötü düşünmeyi bile tam olarak beceremiyorum. hayır yani bir kere düşünsem boşaltsam içimi. özür dilerim bunu da beceremedim ben yine.
mutsuz blog yazarlığından alternatif renkli blog yazarlığına geçicem az kaldı. malzemelerim hazır sayılır, resimleri aktarmam lazım... ama o bilmiş kız öff çık git kafamdan... pazar ya bugün; çamaşır yıkanıyor bir yandan. ben de çamaşır makinesinin kazanına dalıp gittiğimde aklıma geldi bu kötü düşünceler.

03 February 2010

Karar vermeye karar veriyorum nereden başlamalıyım?

Şimdi bu dönemde ne yapacağıma kabaca karar verdim...
1. spor yapıyorum. düzenlisinden hem de. bu sporun başına sıfat arıyorum. yakında DELİCE SPOR YAPIYORUM olarak bu cümle revize edilecek. hedef büyük! 30a 3 kala törenlere başlamak lazım yavaştan.
2. kalem kağıda sarılıyorum bolca. email da neymiş. eskiden email mı varmış? haa şu bir gerçek ki posta adreslerini istemek için email atıyorum yalnızca. mektup arkadaşlarım var artık bolca. doğum günlerinde ben geleceğim posta kutularına. mektup arkadaşı olmak isteyenlere itina ile mektup yazarım :)

şimdilik 2 madde var. benim gibi kararsız biri için yeterli başlangıç olarak.

çiçeklerimi özlüyorum arada ama ne yapsam london havasına uyumlu çiçekler mi alsam. biliyorum ki hayatımın bu dönemi "istediğim herşeye sahip olamayacağım bir dönem" olacak, sabredip ne kadar istekli olduğumu göstermem gerekecek. kendi kendime yetebilir hayatımı kurabilmek istiyorum. izin verir misin? bana yardım eder misin? ne olur bir mektup da sen göndersen bana şöyle en açığından... şunu yap, ben burdayım işte desen ya da ima etsen yani ne olur?

iyi geceler...

04 January 2010

sebeb-i ruhiyemdir sütlü nuriye...

çok duygusalım dokunmayın ağlarım
her ay her ay aynı numara
olmasın artık bu yeni kamara...

güzel reklam repliği...

gittiğin yer kadar önemlidir yanında götürdüklerin...

PTT - yeni yıl - nasreddin hoca :)

Bu yazıdan çıkarılacak dersler:
1. unutulmaya yüz tutmuş hatta unutulmuş değerlerimizin tekrar su yüzüne çıkarılması...
2. idealist insanların var olduğunu bilmenin mutluluğu
OLAY MAHALİ : İZMİR
TARİH : 31 ARALIK 2009
Hayatta işler hep olmadık zamanlarda yapılmalıdır ya işte tam da öyle bir durum, tarih 31 Aralık, yılın son günü ve saat 15:00... sevgili kardeşim unuttuğu bir takım evrakları ona yollamam için acilinden kargolamamı rica ediyor. bir hışımla, sinirle ve panikle karışık uyuşukluğun verdiği ruh haliyle kendimi FEDEX şubesinde buluyorum. Son derece şımarık, yılışık ve iki kelimeyi bir araya getiremeyen bir kadın, elimdeki A4 boyutundaki 224 gr ağırlığındaki Londra'ya gidecek gönderi için 250 TL rica ediyor. Kadının suratına bakakalan ben "ama durun bir dakika öğrenci misiniz, bu evraklar okul evrağı mı, o zaman 140 TL olabilir, ama acele edelim 1 saatimiz kaldı sonrası yeni yıla kalır."
kadının bu sözleri karşısında biraz daha kıl oluyorum, gidiş dönüş uçak biletimi thy'den 350 tl'ye almış olmanın gazıyla bu kağıt parçasına bu kadar para vermenin saçmalığını kadına söylemeden gitmemeliyim diye düşünürken sessiz kalmayı tercih ediyorum... Kadın multisalak çünkü... amerikaya gidecek olsa belki diyeceğim hani neyse ama avrupa için bu parayı veremem doğrusu... Mesai bitimine kadar bu işi halletmeliyim düşüncesiyle aklıma birden PTT geliyor, Alsancak'tan Heykel'e doğru koşar adım hatta belki uçaraktan ulaşmalıyım diye düşünüyorum. Haa tabi bu sırada bizim salak kadın "acele edin ama 1 saatimiz var" diye pişkin pişkin bana sırıtıyor. La havle diyerek ortamı terkediyorum. zaten sinir katsayım yükselmiş, derin nefes almak bile yatıştırmıyor beni. Kulağımda "be metin be metin" diyorum ama nafile, neyse gidiyorum Heykel'deki PTT'ye...
aman tanrım diyorum bu da nesi... son derece modern bir sistem ve sükunet hakim bu devlet dairesi ortamında... herkes sıra numarası elinde işlemini yaptırmak üzere uslu uslu kontuarlara nazır koltuklarda sırasının gelmesini bekliyor.
Bu sırada dışarıda bir grup öğrenci de konusunu tam olarak çözemediğim ama vaktim olsa katılacağım bir eylem içindeler. Slogan müthiş "zıplaa zıplaa zıplamayan tayyipçi..." öff diyorum zıplayamıyorum acelem var ama tayyipçi değilim... neyse...
birden ekranda yanan 753 ile dünyam aydınlanıyor... neden.. çünkü sıra bendee...yihuu
hemen koşarak ve aceleyle gidiyorum bu evrakların acil ulaşması lazım en kısa ne kadar zamanda gider?
1.alternatif: APS - 5 ila 8 gün arası - 45 TL'den başlayan fiyatlarla
2.alternatif: iadeli taahhütlü - 7 gün - 7 TL

ben nasıl olsa 50 TL'yi gözden çıkardığım için ısrarla APS ile gönderelim diyorum ama görevli beni ucuz olana yönlendirmeye çalışıyor. "Ne yapacaksın boşver sen beni dinle, paran cebinde kalsın" diyor. Birden "madem ki bu zarf İngiltere'ye gidiyor, ingilizler güzel pul görsün, 12 yaşındaki oğlum için ayırdığım pullar var, hiçbir yerde yok, nasreddin hocalı... bunlardan yapıştıralım..." ben de tabi olur siz bilirsiniz diyorum. adamcağız o kadar özenerek yapıştırıyor ki o pulları gözlerim doldu bakarken... 7 tl'yi doldurmamıza rağmen "bir de Atatürk'lü pul koyalım, Atatürk'süz olmaz." diyor... En sonunda borcumu sorduğumda 7 tl istiyor, "Atatürk'ü ben kendimden koydum, onun parasını almıyorum" diyor... Bu idealist tavır karşısında görevliye pulları geri getireceğime dair söz veriyorum, ne de olsa oğlunuz koleksiyon yapıyor onun için değerli, alıcı kişi de kardşim olduğundan pulları size geri getireceğim diyorum... Görevli bunun üzerine beni şaşırtacak bir hamle daha yapıyor "bunlar önemli diyor, nasreddin hoca'nın torunuyum ben."
gülerek ve sevinçle ayrılıyorum ptt'den... böyle insanların varlığını görmek beni mutlu ediyor doğrusu, bu arada kargo vb gönderileriniz için ptt'yi kullanmanızı tavsiye ederim, size verdikleri takip numarası ile diğer kargo şirketlerinin sağladığı imkanlardan daha ucuza yararlanabiliyorsunuz. Pulların resmini çekip koyacağım ki bilgimiz artsın ... :) yeni yıla böyle sevinçli bir olayla girdim işte ben...

27 December 2009

Güven nedir nasıl yenir?

Güven kimileri için kazanılması gereken birşeyken benim için kaybedilen birşey. Bir de kalkıp üzerine şimdi sana güvenebilirim diyen birine rastladığımda bu lafı ima ettim, bir daha görürsem bu sinirle ne derim bilemiyorum...

20 December 2009

Hayata Fon müziklerim...

Güneşli ve soğuk bir pazar gününde, yılın ilk karını da gördüğüm Londra günlerime bu ara damgasını vuran bohem şarkılarımı paylaşmak üzere klavyemi tacizdeyim. Müzikleri dinleyince buram buram bunalım kokusu alınabilir, doğaldır, nedendir, bilinmez demiyorum biliyorum ama bekliyoruz bakalım.
Öncelikle teenage'ler gibi NEW MOON beni de etkisine aldı sanırım. Ne ilk kitabı okudum ne de ilk filmi izledim. Ben de bir garibimdir bu konuda yani, ortaokulda en yakın arkadaşım bana yüzüklerin efendisi tüm seriyi hediye etmişti ama ben elimi bile sürmemiştim, öküzüm neden bilmiyorum, itiraf zamanı hala filmini bile izlemedim. haa izlemediğim kült filmler arasında Pulp Fiction, Fight Club, Lord of the Rings top ten hit listimde ilk üçte geliyor... izliycem izliycem de doğru zamanı ya da zamansızlığı bekliyorum...
neyse konumuza dönecek olursak yani NEW MOON filmini ister izleyin ister izlemeyin farketmez ama filmin müziklerini ben şahsen dinleyim derim. Beni en çok etkileyen iki şarkı var zaten onlar da Bon Iver & St. Vincent - Rosyln ve Lykke Li-Possibility ...

12 December 2009

Zaman ve su gibi akışı

Mutluyum huzurluyum ama dur bir dakika bunu düşünecek kadar bile vakit bulduğuma inanamıyorum. 2,5 ay sürdü yerleşmek ve tam olarak da bitmiş sayılmaz, tam oldu dediğin anda yerleştiğini sandığın yerden gidiyorsun sanırım. İstanbul hikayem gibi... ilk üniversite için geldiğimde sadece bana ait olan bir yatak vardı İstanbul il sınırlarında, sonra 2006'da evim olmuştu...
ama hep birşey eksiktir ya şunu da alayım bunu da alayım...
çok sevimli şirindi ben seviyordum evimi, ama sonra ne oldu?
şimdi yeni bir ülkede yeni bir şehirde yerleşme telaşı, öldüğümüzde de sanırım tam yerleşemediğimizi düşünürek gitmiş olacağız... hep bir yerlere hep bir eksiğe koşuyoruz. sanırım ben artık bunu bıraktım.
all that I believe in the air that I breathe in
bu lafın sahibi şu anki kader ortağım olur, dövmesi de mevcuttur...
gelmeye de az kaldı sanırım 22 aralık da istanbul il sınırlarında yatağı bile olmayan biri olacağım artık :) görelim bakalım hayat neler neeeler getirecek...

05 December 2009

Ülkelerin posta adresleri


Hep merak eder dururdum, acaba adreslerde hangi sıra hangi mantık izlenmeli diye. Türkiye için değil ama çalıştığım zamanlarda yurtdışı yazışmalarında zarfın üzerindeki yazı tarzı bir karizma ya da saygı unsuru olduğu için (en azından benim için öyle, zarfın üzerindeki yazıya çok dikkat ediyorum, el yazısı düzgün mü, hızlıca çalakalem mi yazılmış, gibi gibi gibi) dikkatli olmaya çalışırdım. Ama tüm dünya ülkeleri için adres nasıl yazılmalı sorusunun cevabını işte bu şahane sitede buldum. Burdan buyurun :)

03 December 2009

Alavere Dalavere


Kitaba harcanan paraya asla acımam, bilgidir, emektir değerlidir. Ne kadar olsa veririm. Ama bu evlat acısı gibi koydu biraz. Şu yukarda resmini görmüş olduğunuz "Marketing Communications" dersinin güzide kitabına £45.99 vermek suretiyle satın aldım. Ama ama durun, esas dalavere; kitabı 10 gün içinde fişiyle birlikte iade edebiliyorsun. Şimdi efenim biz de şöyle yapalım dedik 3000 kelimelik ödev teslimimiz 14 aralık olunca ahah dedim bu iş şahane o zaman. şimdi ne mi yapıyorum kitaba gözüm gibi bakıyorum. ödevi yapıp aynen iade edeceğim. Sevgili yazar kader utansın söz ilerde zengin olunca senin kitabını alıcam :) Telif hakkı hassas konu ne de olsa. kimsede hakkım kalsın da istemem ama napıyım yaa bu kadar para ona ıı ııh... öyle işte.

30 November 2009

+ + + + + hadi lütfennn...

İyi miyim değil miyim ben bilmez oldum buralarda... Neyse şaka gibi ama 21 Kasım itibariyle bir evim oldu artık şu Londra'da... Hem de inanılmayacak şekilde merkezi, metronun dibinde, boşuna dememişler kırmızıdan cayma diye... yok öyle birşey tabi kırmızıdan caymamayı ben uydurdum ama kırmızı güzel renk doğrusu... öff renkle menkle alakası yok konunun aslında geldiğimden beri en büyük dert kalemi olan ev meselemiz çözülmüş olsa da çilem dolmadı dolamadı... Evimizde Londra'da çok normal algılanan böcek sorunu da varmış meğer... Neşe'nin kepek sorunu oldu mu bana Lifetrainee'nin hamamböceği sorunu... anlatacak o kadar çok şey var ki, teknik olarak olayların üzerinden bir hafta geçmiş gibi görünse de her anım o kadar heyecan dolu ki kalp hastası olsam heyecandan gitmiştim vesselam... haa tabi bir yandan öğrenci olduğumu hatırlatan ödevler ve sınavlar için son 2 haftamın kalmış olması dinamit ipinin ateşlendiği anlamına gelebilir. Evimde internet olmayışı da tuzu biberi... Zannedilmesin ki çabalamıyorum, direnmiyorum... Ama biri benimle dalga geçiyor heralde...Tam pes edeceğim bu son dediğim anda iş çözülüyor ama yaşadıklarım, o sıkıntılar, lütfen lütfen artık bitsin... uzun uzun yazamıyorum aşağıdaki wafflecının internetini kaçak sömürdüğümden tırsıyorum da öff yaa yan komşu emilia'ya internetini kullanabilir miyim diye gitim sordum bana aşağıdaki wafflecının internet şifresini verdi... hiç yoktan iyi değil mi? ben işleri düzgün yapayım diyorum sistem beni kaçağa itiyor, ben daha ne yapabilirim... keyfim yok neşem yok üstelik bir de nezle oldum, domuz gribi değilim neyseki... iyi dileklere ve pozitif enerjiye ihtiyacım var lütfen...

21 November 2009

Yan odamdaki taylandlı..

Yat, horla, kalk, işe, yat horla, kalk, işe... adamın hayatı loop ya... deli olucam. horrrrrrr horrr mağarada yanına fener yerine bunu alsan ne yarasa kalır ne dağ ne taş, aydınlanır kalırsın dostum...zaten buzdolabını soyalı bilimum içecekle doldurup, hattori hanzo kılıcı benzeri çatal kaşıkla beslenen, bulaşık yıkamayı bilmeyen, hele tuvalet adabından nasibini almamış bu taylandlıya acaip sinirliyim...öküzella yaa...

20 November 2009

Marmite Cheddar Bites.. to be tried :)

Malum underground takılırken bir sürü reklama maruz kalıyorsun, kimisi iştah açıp ilgini cezbediyor... Sevgili kader arkadaşımın dikkatini çeken bu reklam afişini ve ürünü bulmanın gururuyla deneyeceğimiz günü iple çekiyorum...



18 November 2009

Google buna kısaca iPhone diye başlık atmama izin vermedi o yüzden ben de uzun uzun yazdım işte...


Şu Apple gerçekten favori markam...ısırılmış elmadan bir parça da ben alayım diyorsun ve huu huu elmanın içindesin kardeşim. Neyse reklam kokan hareketlerden kaçınmak dürtüsüyle Apple hakkında yazmamın sebebi gözüme gözüme sokulan imgeleri. Sayın Apple madem ki markalarına sahip çıkacaksın hepsine sahip çık kardeşim. iPhone'u benimseyip geride bıraktığın MacBook'ları düşün lütfen. Arkadaşdan mail gelmiş, mailin altında "Sent from my iPhone" yazıyor. Çok kıskanıyorum... o zaman ben de her email attığımda ya da bir yazı yayınladığımda "Sent from my MacBook" yazsın yaw, bana ne, ezikleniyorum işte :(

15 November 2009

Şaka gibi dostum anlatsam inanmazsın...

Hahahah gerçekten şaka gibi, anlatsam cidden inanmazsın ama dur bak dinle neler oldu, dünden bugüne...
Durum belli, evimiz yok odamız yok homeless olacağız. En kötüsü dedik bizi hostel paklar, neyse...Dün gece itibariyle çok sevgili kader arkadaşım ile birlikte internette harıl harıl ev/oda veya yaşama alanı ararken şu anda kaldığımız evde sahip olduğumuz 2 odadan birine taşınacak kızın geleceğim deyip gelmemesine içerlemekle meşguldük. Diğer odamızı kiralayan çok sevgili aşık türk kızı haftalar öncesinden gelip bizim kaldığımız odalardan birine Meksika'dan gelecek erkek arkadaşı için talip olmuştu. Biz de kıza " bu ne aşk yaw küçük bey kendisi gelemiyor mu odasına bakmaya?" dediğimizde "yok yok onun vakti yok ben hallediyorum" diye aşkın gülücüklerinden saçmakla meşguldü etrafa. (şimdi yanlış anlaşılma olmasın ben londradayım ama burada çok türk olduğu için karakterlerimiz yerli malı olabiliyor, problem olmaz değil mi :)
Ha bu arada biz de kendisine kıyak yapıp pazar günü boşaltmamız gereken odayı cumartesi akşamı (akşam kelimesi altı çizili dikkat) teslim edebileceğimizi söylemiştik. Çünkü Meksikalı beyimiz ucuz uçak biletini cumartesiye bulmuş, erken gelecekmiş. Tamam dedik eyvallah. Ama insanlara yüz verdin mi astarını da istiyorlar cidden. Tabi bir de biz cumartesi akşamı odayı boşaltabiliriz dediğimizde tutmayı planladığımız şahane evimize taşınacağımızın şahane neşesiyle herşeye evet der durumdaydık. Nereden bilebilirdik ki herşeyin altüst olacağını.
Neyse bu kız cumartesi öğlen 12'de elinde bir takım eşyalarla çıkageldi. (yerli malı dedim zaman kavramından haberi yok pek)
Odada biz varken içeri dalmak suretiyle "ben akşam için odayı hazırlamak istiyorum" dedi.
Evet biz de akşam odayı boşaltacağımızı söylemiştik dedik.
Baktık kız ısrarcı, eşyaları bırak bari sonra gel çünkü biz toparlanamadık daha diye 5'e kadar vakit istedik. (Tamam itiraf ediyorum, meraklı gözlerle ulan odanın nesini hazırlıycak acaba diye torbalara gözümü iliştirdim, mumlar falan filan, uzun zaman sonrası ateşli sevişme veya kavuşma anı için gerekli donanım sağlanmıştı sanırım ihihihi)
Tamam dedi ben gidiyorum havaalanına gidip onu alıp geleceğim 3 gibi geliriz, mutfakta otururuz bekleriz dedi. (Tabi aşık garibim ne etsin) Biz de haliyle epey sinirlendik, bu kadar emri vaki yapılmaz ki canım ham hum şaraloplar homurdanmalar neyse, tabi bu arada biz de pazar bu evde kalamayacağımız için kendimize bir yer bulmak derdinde birileriyle sözleşip olası odaları görmeye gideceğiz. Gitmeden öncede kader arkidişimin kaldığı single odayı derledik topladık benim odaya taşıdık, etraf valiz dolu, alt alta üst üsteyiz... Kız gelir diye de anahtarları oda kapısının üzerinde bıraktık ve evden çıııkkktıııkkk...
Kalalım diye görmeye gittiğimiz evler çok leşti, her ne kadar çaresiz kalmış olsak da yok dedik bu koşullarda yaşanmaz, otele gidelim, neyse parası verelim, hieeeyytt ulan yetti beaa diye çığrındık. Eve dönerken yol üzerindeki hintli bakkala uğrayıp (bakkal diyorum market ama kasadaki eleman serçe parmağındaki altın yüzüğüyle bakkal amca edasında) biralandıktan sonra eve geldik. Baktık ortalık sakin, kimseler yok. Zaman işledi gelen giden yok. Ulan dedik hem bizi acele ettirdin hem de gelmedin diye de bela okumakla ve beddua etmekle meşgulüz.
Ben de diyorum ki " yaw birşey olsa da bari şu oda boş kalsa, meksikalı gelemese, biz de bir süre daha burada kalsak, sonra haftaya pazar bir yer bulduk zaten oraya gitsek..."
gece 2 oldu gelen giden kimse yok.
sabah saat 10 tak tak tak kapı yumruklanıyor. Ahanda diye yataktan fırladım, fosforlu ceketli çekik gözlü bir adam. Polis zannedip, tepeme dikilen saçları yatıştırmaya çalışırken kapıdakinin hello demekten aciz ingilizce bilemeyen biri olduğunu gördüm. (ay diyeceksin çekik gözlü polisin londra'da işi ne, kusura bakma canım pazar sabahının köründe daha mantıklı fantezi kuramadım ahah) meğer buncağız bizim kaldığımız double odayı tutan kişiymiş ve odaya hemen taşınmak istiyormuş. Ay dedim zıçıyoruz galiba biz daha toparlanmadık artı uyuyoruz be mübarek. Otelde bile check in saati 12'dir sen gelmişsin sabahın onundaaa.... adam da konuşamıyor ki, 5'de gel kardeş biz o zamana ancak gideriz dedim anladığından emin olmayarak.
Çekik gözlü elemanın telaşını atlattıktan sonra aşık türk kızı ve meksikalı çocuğun sabah itibariyle halen daha gelmemiş olduğunu gördük. Oha dedik ama bu kadarı da pes, hem sıkıştır acele ettir sonra da gelme... Dülülülü dülülülü telefooonnn (telefonum bu kadar amele çalmışyor :) ev sahibimiz arıyor, işte tüm yazının kilitleneceği kısım; (ev sahibimiz de türk :)
ev sahibi: canım günaydın noldu biliyor musun?
Lifetrainee: bilmiyorum ama kız ve meksikalı hala gelmedi, çekik gözlü eleman buradaydı gönderim 5 de gelecek biz de bir an önce hostele gideceğiz.
ev sahibi: sanırım gitmenize gerek kalmadı çünkü meksikalı çocuk sınırdışı edilip ilk uçakla ülkesine gönderilmiş.
Lifetraine: höö hiii nassı şakaa ciddi misin niyeeeaaa :)
ev sahibi: bilmiyorum ama almamışlar kız zırıl zırıl ağlıyordu, tüm gece havaalanında beklemiş tanıdıkları sokmuş araya yok almamışlar meksikalıyı göndermişler, siz o odada kalabilirsiniz.
İŞTE O SESLE YANKILANDI SİZ O ODADA KALABİLİRSİNİZ....
şimdilik mutlu son, beni izleyin anacığım diyor, allaha bir kez daha şükrediyorum :)

Çünkü efendim kısaca özetlemek gerekirse burada işler şöyle işliyor, oda kiralıyorsun ama kiralamadan önce 2 haftalık depozito veriyorsun. Dediğim gibi burada tüm ödemeler hafta üzerinden olduğundan

14 November 2009

How to find a place to stay in 18 hours?


Şu an itibariyle Londra homeless nüfusuna +2 eklenmesine 18 saat kalmıştır. İşbu yazı ile yepyeni bir maceraya adım atacak olan lifetrainee ve yoldaşına lütfen bol şans dileyin. Evimiz yok, bir göz odamız vardı o da yok. Daha ne diyeyim :(

Terapi 1: Bu şarkı sürekli dinlenecek... I'm feeling Good - Nina Simone

İşaretler ve dönemeçler

İyi gitmediğini göre göre devam etmeli midir insan? Yoksa yol yakınken dönmeli midir? Herşey ters gidiyorsa eğer durup düşünmeli midir? Evet bir karar anı söz konusu... Bunalım ya da gerileme ya da duraklama ne dersen de ama bu süreç bitmelidir. Bir işi asla yarım bırakmayan biri yol yakınken dönmeli mi? Ev işi patladı, belki de iyi oldu 18 ay kontrat için bu salaklığa katlanmak zorunda kalacak olmak... ama şimdi evsiziz, pazar günü taşınacak olmamız ve hala kalacak yer bulamayışımız. evet evet ben de öyle diyorum: "Allah'dan ümit kesilmez". hıı hıı efet... kötüyüm, mutsuzum, enerjim yok, yediğim çikolatalar bile beni kurtaramaz, please press 9...

11 November 2009

What's next?

Evet geldim geleli bir ağız tadıyla yazamadım. Hep çalakalem yazılmış irili ufaklı yazılara yer verdim. Şimdi gerçek drama zamanı. Karşınızda yüzyılın Drama Queen'i nam-ı diğer Lifetraineeee...
Alkışlardan sonra sadete gelmek gerekirse şu Londra'ya geldim geleli herşey mi ters gider, herşeyde mi aksilik olur... Kendimi polyana diye bilirdim ama artık olayları pozitife çevirecek senaryolarım kalmadı. Ama stepne hala sağlam en azından.
Neyse nereden başlasam. Geldik, dk 1 kalacağımızı sandığımız elimizdeki adrese gittiğimizde "yoo hayır burada yer yok kalamazsınız" şokundan sonra kalacağımız odaların olduğu evimizin önünde sevimli küçük fındık fareleri ile karşılanmak, evin tuvaletinde yetişen mantarları görmek (hayatımda ilk defa evin içinde duvardan çıkan mantar gördüm), bahçemizde ısırgan otlarının (ki bayılırım ısırgan otlu böreğe ve kavurmasına bu iyi kısımdı) ve boy boy sülüklerin olması (bahçe bu canım herşey olur) sonrasında kaldığımız yerden okula ulaşmamızın oldukça uzun ve meşakkatli olması, ev arkadaşlarımızın domuzötesi ingilizler olmaları, vs. bu liste uzar ama uzatmayacağım...
Tamam dedik adım adım ilerleyelim, önce kendimize adam gibi bir ev bulalım, bizim olsun içimiz huzur dolsun dedik.
Düştük en yakın arkadaşımla yollara, elimizde tube map, oraya mı gidelim buraya mı gidelim. Deneyelim her yeri, yerinde görelim...
Bu anlamda introduction to London kısmına turistik yerlerden önce yerel mahallelerden başlamış olduk. Big Ben'i göremeden ne mahalleler gördüm ah ahh :)
neyse efendim internette bulduğumuz sahte ev ilanlarındaki dolandırılma girişimlerimizden sonra, sağlam olsun biz emlakçıya gidelim, parası neyse verelim başımız ağrımasına geldik. O emlakçı benim bu emlakçı senin derken karşımıza "BlackKatz" çıktı.
Çok sevgili arkadaşım kedi manyağı olduğu için logolarının cazibesine kapıldı, açıkçası hayatımda gördüğüm en sevimli emlakçı logosu. Diğer emlakçıların aksine hem kiralık hem satılık evlerle değil sadece kiralık evlerle ilgileniyorlar. İşte biz de tam bu yüzden işlerine odaklanmış olmalarının bizi nihai evimize götüreceği hissine daha bir inandık. Velhasıl sonunda o aradığımız 2 double bed evimizi bulduk, ama 15 Kasım'da taşınabileceğimiz söylendiğinden başladık beklemeye. Haa tabi bize evi gösteren kişinin Türk olması, bize ekstra yardımcı olmaya çalışması da bizi acaip motive etmişti. (Unutmadan burada o kadar çok Türk var ki konuşmanıza her yerde dikkat etmeniz gerekiyor, dedikodu yapayım derken şapa oturabiliyorsunuz. Mesela bizim emlakçımız da pek Türk tipi yoktu, hele bir de müthiş ötesi aksanla ingilizce konuşmasını duyunca tamam diyorsun bu Türk olamaz ama ne yazık ki Türk çıktı. rezil olmaktan kıl payı kurtulduğumuzu söylemeliyim.)
Tamam karar verildi, evi tutacağız. What's next? dedik. Biz UK vatandaşı olmadığımızdan önümüze 2 opsiyon sunuldu, ya kendinize kefil bulun ya da 6 aylık kirayı önceden ödeyin.
Çok önemli bir not daha Londra'da tüm ödemeler haftalık. Ev kiralarında aylık değil haftalık ücretler konuşuluyor. Yok eğer ücretleri aylık birimde düşünmek isterseniz bir haftalık birim ücretini 4 ile çarpmak yerine 4,33 ile çarpıyorsunuz. Haftalık-aylık dönüşüm detayı ile ilgilenenler şuraya bir göz atabilir. Bu adamlar her şekilde insan sömürmeyi biliyorlar, zenginlikleri buradan kaynaklanıyor. Yakında İstanbul'daki ev sahipleri de uyanıp bu sisteme geçerse hiç şaşmayın.
Tabi öncesinde ev için biçilmiş baz bir fiyat oluyor. Siz bu değerin altına inmemek ve tabi yükseltmek kaydıyla ev için biçtiğiniz değeri emlakçıya teslim ediyorsunuz. Onlar ev sahibini arıyor, onay alıyorlar ve size dönüyorlar. Bu durumda biz haftalık £300 olarak teklifimizi verdik ama ev sahiplerimiz bunu az bulduklarını söyleyince biz de kontrat tarihini 1 yıldan 18 aya çıkaracağımızı söyledik. Hayır efendim yetmez dediler £305 olursa olur dediler. Tamam dedik tamam yetsin artık. Oh be ev bizim diyemedik daha niye mi? okuyunnnn okuuyuuun...
Bu işlem basamağından sonra 6 haftalık depozitoyu aynen teslim aldılar.
Sıra geldi ya kefil ya 6 aylık kira ödemesine. Biz düşündük aradık taradık. UK vatandaşı olmuş bir Türk tanıdığımızı kefil gösterelim dedik. Ne gerekiyor bunun için, adamın
£50000 yıllık geliri olduğunu gösteren banka mektubu. (INCOME üzerinden konuşuyoruz) Tamam bu işlemi de hallettik tüm evrakları teslim ettik, oh be rahatız, şaylaylom modunda deerken salı günü yani dün emlakçı kızdan bir telefon.
Emlakçı: Sizin kefilin profiti sizi afford etmeye yetersiz?
Ben: Pardon ne diyorsun sen? baştan beri income dediniz, şimdi bu profit nereden çıktı. income ve profit aynı şey değil. şimdi kalkmış bana profit diyorsun. Bulllshiiiittttttttttt.....
emlakçı: ya kefil bulun ya 6 aylık parayı ödeyin
.... işte error verdiğim andır. sinirden ağlamaya başladım yeter ulan yetti beaa diye... haa bu arada hala bankada hesap açtırmayı başaramadığımızdan valiz bankacılığı ve kredi kartı yöntemiyle hayatımızı sürdürüyoruz. kaldı ki hesabımız olsa bile uluslararası para transferinin hesaba geçmesi 3 gün alıyormuş.
her neyse, bir hışım ve sinir ile yağmurlu ve kasvetli bir Londra öğleden sonrasında vurduk kendimizi yollara. Face to face... Uzun uzun bir sohbetten sonra, dedik ki bize başta income dediniz profit demediniz, biz paramızı geri istiyoruz. bizi mağdur ettiniz. bu ne biçim iş. ok dediler sizi arayacağız.
bunun üzerine hadi dedik içelim. belki bu bir işarettir buradan gitmemiz gerekiyordur. hollandaya gidelim, biz en iyisi içelim ama önce yemek yiyelim. yemek yerken kader arkadaşıma dedim ki ister misin ev sahibi durumu öğrenince ne kefil ne 6 aylık kira istemiyorum desin, bizi alsın. derken bir telefon... emlakçı kız....
ev sahibimize durumu aktarmışlar. adamcağız da cuma günü bizimle yüzyüze görüşüp kendi karar vermek istemiş. bize güvenirse şayet ne kefil ne 6 aylık kira istemeyecek, buyrun welcome on board diyecek. şimdi biz de cuma günkü görüşmeye kitlendik. sakın kötü kötü düşünmeyin, 2 kız olarak bakalım gay olduğunu öğrendiğimiz ev sahiplerimizi nasıl ikna edeceğiz?
Haa bu arada işin vahimi eğer bu pazar günü yeni evimize taşınamazsak, şu anda kaldığımız odalar başkasına kiralandığından kalacak yerimiz olmadığını belirtir hörmetlerimi sunarım.
Hadi bakalım what's next?

Kriz anında pimi çekiniz...


O rengarenk paketlerin içinde şeffaf ambalaj üzerinde "Love me, unwrap me, eat me" yazılarını görünce tepkisiz kalamıyorsunuz haliyle. Çikolata nasıl pazarlanır diye merak edenler resmin içine girsin :)

04 November 2009

Kırmızı zincirli bisiklet


Hiç arabam olmadı ama bisikletlerim oldu. Araba kullanmak da keyiflidir muhakkak ama bisikletin yerini tutamaz diye düşünüyorum. Bisiklet üzerindeyken kendini yolun bir parçası gibi hissedip doğa ile bütünleşmek...Gördüğüm her bisiklet beni çok etkiliyor. Bu resimdeki de Liverpool'da gördüğüm kırmızı zincirli bisiklet... Çooook güzel..

Math Tricks

Bu internet niye ben ilkokuldayken yoktu yaa... Çarpım tablosuna az kafa patlatmamıştık hani. Ama bu video süper... Çarpım tablosunda herkesin zorlandığı 9lara süper bir yöntem...

31 October 2009

Underground


Uzunca bir aradan sonra kendime bir hoşgeldin diyeyim bari... Sonunda yazlık kafa karışıklık tantanaları şut ağlarda vee goooll sesleriyle birlikte Londra'ya ışınlanmış oldu. Geleli 1 ay oldu ve yerleşmeye adım adım ilerlemek adına Londra emlak piyasasının nabzını tuttum. Süreç böyle olunca hayat güneş ışığından uzakta, magmaya dost biçimde sürekli metrolarda. O yüzden geçici bir süreyle underground moddayız... Maceralarımıza kaldığımız yerden devam edeceğiz.

05 August 2009

....

Kafam karışık, kelimelerin her biri dağınık. Hepsini çağırıp bir cümle içine koyabilecek zihinsel güce sahip değilim. Mutsuz değilim sakın yanlış anlaşılmasın. Aşık da değilim :) İçim kıpır kıpır, kahvenin dibine gömülmüş sonra da çarpıntıdan çırpınan insan modeliyim adeta. Gitmeye 5 kaldı sanırım, herşey netleşsin bir an önce uzun uzun yazayım. En azından istifa konuşmamı yapabildim ve kendime güzel bir doğumgünü hediyesi verdim. Ne kadar rahatladığımı anlatamam. Ama yazamıyorum işte... Be metin Be metiiiinnn...

23 July 2009

UÇAK BUL UÇAK!


Türkiye'deki tüm iç hat uçuşlarını aynı ekranda gösterebilen bu güzide websitesi bu aralar benim çok işime yarıyor. Bütün uçak firmalarının sayfalarını ayrı ayrı gezmekle uğraşmıyorsunuz, o sizin için istediğiniz kriterlerde hemen buluyor, uçuruyor...

21 July 2009

Başlıksız

O kadar sinirlendim ki buna başlık dahi bulamıyorum. Şirketimizde genel müdüre, genel müdürün eşine ve hatta genel müdürün çocuğuna hizmet eden şöför kavramına alışamasam dahi kabullendirilmek zorunda bırakılmıştım ama az önceki olayla ohaaa diye feryat etmek istiyorum. Şirketimizin insan kaynakları direktörünün oğlunun, üniversiteden öğrenci belgesini aldırmak üzere şirket şöförüne talimat vermesi nedir biri bana anlatsın ya da biri beni buradan tez vakitte kurtarsın. Amiiiiiinnnnnnnnnnnnnn.... Her ne kadar yabancı bir şirkette çalışıyor olsam da şark mantalitesinden kurtulamamış küçük insanların yönettiği bir şirkete ne desem boş...

20 July 2009

ŞOKANNES

inanamıyorum gerçekten. mahalle manavımızın 36 yaşında olup 5 çocuk sahibi olmasına ve en büyük çocuğunun 18 yaşında olmasına inanamıyorum. daha geçenlerde yeni bebeği oldu diye aşırı tezahürat gösterdiğim muhterem manavımız için meğerse bu ilk değilmiş. ne desem ne etsem boş...

.....

işten çıkmamıza 10 dk kalmışken, aklıma bir hinlik geldi. Genelde sınavlarda sürenin bitimine yakın gaza gelen öğrencinin kaleme kağıda sarılıp harıl harıl birşeyler yazmaya başlaması gibi, iş çıkışına yaklaşmışken aynı şeyi yapmak istedim. beni affedin lüüüffeeeenn :P

19 July 2009

Hayat Dersi

Anason kokulu bir cumartesinin ardından büyük bir miskinlikle başladığım bu müstesna güne üniversiteden bir arkadaşımın kandil tebriği telefonuyla uyandım. Beyaz, kırmızı ve siyah kahvaltının ardından kendimize gelip soluğu hemen sangria içmek üzere hazırlık yaptığımız küçük şeytanın evinde alıyoruz. hava sıcak mı sıcak, ama sangria buzz buzz... yaz mevsiminde feriköyde manav manav dolaşıp portakal arama azmini yoksa hiçbir kuvvet göstertemezdi o da ayrı mevzuu... neise ye iç yan gel yat modundan sonra batan güneş ve serinleyen hava ile akşamı ettikten sonra gaza gelip cihangir'e çufçufluyoruz. efet ısındık değil mi işte hayat dersimiz geliyor. kapanış işlemleri için cila çekilmiş, kafalar güzelleşmişken dönüş için taksiye biniyoruz. Ve böyle buyuruyor taksici...
Taksici :"80 senesinde bilgisayar programcılığı için sınava girdim ama kazanamadım, sonraki sene bir daha girdim, daha düşük puanla kaderime razı oldum. Rana yaktı beni, iddia uğruna dersanede tanıştığım zeki hatun...bu sene kızım girdi sınava. 3901. oldu ama tercihi kısıtlı. sadece ilahiyat yazabiliyor imam hatipli olduğu için. orta okul biterken bana sordu, baba ben kapanmak istiyorum, namaza başlayacağım ne dersin diye, ben karışmam kızım dedim sen ne istersen onu yap. kızım kapandı."
Biz: "eşiniz kapalı mı?"
Taksici:"evet eşim kapalı"
Biz: Rana hanım???
Taksici: "aaa hayır. görücü usulü evlendim ben, 25 kız oldu hayatımda. ama beni esas yakan rana değil yonca oldu. esasen makina ressamıyım ama bu meslek bana çok şey öğretti. tüm gün istanbul'u geziyorum ve bana bunun için para veriorlar. bir müşteri biniyor ve diyor ki beni kadıköy'e gezmeye götürür müsünüz? hay hay diyorum, haa bir de çıkarken para veriyor. daha ne isterim ki ben?"
yol bitiyor; 45 yaşındaki bu gözleri gülen ve hayata pozitif bakan taksiciye veda ediyoruz.

17 July 2009

Stefan Zweig'dan


"O gün beni o kadar çok yaralayan şey, hayal kırıklığıydı...bu genç insanın öyle boyun eğerek çekip gitmesinden duyduğum...hayal kırıklığı...yani beni tutmak, benim yanımda kalmak için hiç çaba harcamadan...evine dönmesi, ilk söylediğimde boyun eğerek, saygıyla kabul etmesi...beni kendine çekmek yerine...bana, yoluna çıkmış bir azize gibi tapması... ve ... beni bir kadın gibi görmemesi ......... isteseydi, dünyanın öbür ucuna giderdim, kendi adıma ve çocuklarımın adına leke sürerdim...."
Bunu niye yazdım? Çünkü ben tuzağa falan düşmedim. Ya da düşmekten son anda kurtuldum ama hayal kırıklığına uğradım ve canım sıkıldı.
Bir hafta öncesinden cumartesi günü için buluşma planı yapılmışken, neden bir insan o gün aramalarınıza cevap vermez ve üzerine "mrb lifetrainee seninle görüşmeye gelemeyecek kadar uzaklardayım kusura bakma" şeklinde saçma bir mesaj atar. senden hoşlandığını söyleyen birinin bunu yapması için en popüler 9 cevabı arıyorum. İnsan son anda vazgeçer, cayar ya da ne biliyim işte birşey olur. Ama niye haber vermez? Haa ayrıca geçen cumartesinin olayını niye bu kadar geç yazdığımı merak etmeyesin çünkü bunun için alıntı yaptığım kitabı bitirmeyi bekledim. Çok saygılıyım çook...

Terör

Yer: İzmir Adnan Menderes Havalimanı
Saat:22:45
Olay: İzmir'e inmenin huzuru, rüzgarın palmiyelerdeki etkisini anlayamadan bir kaosun içindeyim. Havalimanı sürekli telaşlı olur olmasına ama sanki bu defa bir başka. Sonradan anlaşılıyor durum. Bir taksiciyle yapılan sohbet esnasında kaçak bir terörist aranıyormuş. Etrafta polis olduğu anlaşılmayacak tipte insanların "ben polisim" diyerek anlamsızca ve sinirlilikle yüzleri taramasına izin veriyoruz hepimiz. O an için kafamda silahlı bir kovalamaca sahnesi canlanıyor. Hani şimdi burada ölsek gitsek, pisi pisine... Ertesi gün radyodaki detayla bir önceki gün yaşanılan kaotik bulutlar aralanıyor. "Diyarbakır Cumhuriyet Başsavcılığı'nın terör örgütünün "Koma Ciwaken Kurdistan Türkiye Meclisi (KCK/TM) Yapılanması"na yönelik gerçekleştirdiği soruşturma kapsamında aranan bir kişi İzmir Adnan Menderes Havalimanı'nda yakalandı."

15 July 2009

Cevapsız çağrı özlenen çağrıya karşı...

2 Missed Calls... Telefondaki missed call ifadesine cevapsız çağrı denilmesine alternatif bir fikrim var. GSM operatörleri bence telefon rehberinizdeki kişilere bu tarz sıfatlar koymanıza izin vermeli. Aramasını çok istediğiniz kişilerden gelen ve cevap veremediğiniz çağrılar telefonunuzun ekranında "özlenen çağrı" olarak görünsün. ya da sevgililer gününde sadece sevgililer için kayıt olunarak geliştirilecek bu servis ile arayan kişi ekranda değişik bir isimle görünsün. telefonunuz sizi şaşırtsın, her gün aynı olmasın... bu yağmurlu günde hayal kurmaktan öteye geçemiyorum...

08 July 2009

if i were a dentist...


Eğer ben dişçi olsaydım... "have you checked that can u still eat chocolate?" diye bir slogan bulurdum. Olay bu sloganı bulabilmek değil tabi, esas sorun niye bu slogan bir insanın ağzından tam da uykuya dalmak üzereyken çıkar. o insan kim diye soracak olursanız, buyrun benim :)

07 July 2009

Longdistance friendship...

uzaklarda da olsa iki satır haber alınca bile sevinçten çılgına döndüğüm, içsel huzurumu tavana vurduran cümleleri paylaşmak istedim. Longdistance relationship yürütmesi zor olabilir ama bu longdistance friendship için kesinlikle geçerli değil.

D: Temmuz'un sonunda da Küba'ya gidiyorum:) Bir cocuk var orada, dusundugumde beni gulumseten, onunla ele ele verip gezecegiz...

N: Temmuz başı gibi istanbula geleceğim ve geldiğimde mutlaka görüşmek isterim ama mutlaka valla bak bu formaliteden "ay şekerim ne iyi olur görüşsek" mutlakası değil, ayıp kayıp boş işler, ben unutursam sen ara kafama kak, hatta ve hatta ondan da anlamazsam kapris yap bana =) çünkü gerçekten görüşmek istiyorum, zaman geçiyor bizler belki dışarıdan pek değil ama en içlerden değişiyoruz ve bunları yakalayıp paylaşmak istiyorum =) (hayır bu kadar edebi olamam)velhasıl, seninle kahve içip gülüp derin konularda, bu yaşlarda olsak dahi kaybetmediğimiz "ya büyüyünce ben şunları yapacağım" hayallarini paylaşmayı çok seviyorum.budur yani...

P.S: Evet bu aralar çok duygusalım :)

06 July 2009

Yavru güvercinler

Ofiste yangın merdivenlerinde bulunan güvercinlerin girişini engellemek için, yangın merdivenlerinin etrafı telle çevrilmiş haftasonunda. Bilinçsiz, duygusuz insanlarımız içerde bulunan 4 savunmasız yavruyla annelerinin arasına zalimce örmüşler teli, hiç düşünmemişler. Bugün geldiğimizde yavrulardan ikisinin öldüğünü gördük. Diğer yavruları kurtarmak için girişimde bulunduğumuzda ise kılını kıpırdatmayan bina yöneticileri tüm bu öküzlükleri yetmiyormuş gibi bir de 'e tabi bazıları da böyle telef olacak' demekle yetindi. Bu nedir böyle, içim acıyor, bu kadar acımasız gaddar olunabilir mi? Bu acının üzerine bir kolinin içine alınan iki savunmasız,tüyleri bile çıkmamış bu yavruları bulmak isteyen anne güvercin ofisimizin içine girdi... Ofis ortamında bir kaos... Neyse ki şimdi yavrularıyla beraber ama ya sonra? Raining monday...

30 June 2009

Geçmiş zaman olur ki...

Sevineyim mi üzüleyim mi bilemedim ama ortaokulda aşık olduğumuz, uğruna ne acılar çektiğimiz platonik aşklarımızın facebook'taki evlilik fotolarındaki hallerine bakıyorum da, Allah kurtarmış bizi diyorum. Casper sen özgür ol zaten bence, hele de bu kılıkla, git bir daha da gelme... Sevgili mööö sen de aynen...

22 June 2009

One Love one Love...

İnsan festivale gidince işitme, görme ziyafeti çeker değil mi? Doğrusu pek güzel bir festivaldi. Bütün gün çimlerde yaymak suretiyle amele yanıklarına davetiye çıkarttım. Tabi bugün bütün gün çimlere yaymanın acısını popomda sanki spor yapmışım da kas ağrısı çekiyormuş gibi hissettim. Ama neyse... Bu festivalde ne gördüm ne gördüm derseniz, hatunlarımız pek bir güzel ve marjinal olmak adına türlü numaralarla kendilerini gösterecekler diye yarış içindeydiler. Anlamadığım birşey var tüm festivallerde dövmesiz, ve pencere tipi gözlüksüz hatun bulmak imkansız. Tamam benim de gözlüklerim pencere tipi ama en azından kahverengi. Festival boyunca gördüğüm gözlük çerçeveleri, ben diyeyim hayal dünyam siz diyeyin gökkuşağı kadar renkliydi. Festivalin adı One Love, ben de gördüm bir one love... Aman nazar değmesin ama genç yaşlarına rağmen süper matrak, pozitif, uyumlu, enerjik, sevimli bir evli çiftle tanıştım ve pek bir mutlu oldum. Bir festivalde böyle geldi geçti bakalım. Yarınki Placebo konseri için çalışmak lazım, yarın ofiste son dakika işlemleri olarak Placebo'nun yeni albümüne çalışacağız artık.

18 June 2009

Yerli malı yurdun malı ama herkes onu kullanmamalı...

Başlıkta sözü edilen "mal", Türk erkeklerini ifade etmektedir. Kusura bakmayın ama yerli malı yani yerli erkekler tercih edilmemeli. 2 yıl önce tanıştığım Alman bir arkadaşım, (alt tarafı 4-5 kez görüşüp muhabbet etmişizdir) Türkiye'ye geldiğini ve görüşmek istediğini söyleyebiliyor. Yani adamlar kadir kıymet biliyorlar, hal hatır sorabiliyorlar. Ama kaldı ki, insanın "sevgilim" diye adlandırdığı "mal"lar bu medeniyetten yoksun oluyorlar. Sen tut yıllarını, aylarını geçir, bitince de bitsin. Türk ilişki yapısından, türk erkeklerinden hoşlanmıyorum. Senden kimler hoşlansın diyebilirsiniz, o zaman da "önce insanlık" derim. Sabah sabah sinirlendim...

16 June 2009

Dünyanın çivisi çıkmışken benimkiler de çıkmış çok mu!

Başlığa bak hizaya gel. Ama 3 haftalık raporluluk döneminden sonra işe dönüş pek zor geldi doğrusu. Adaptasyon güçlüğü çekiyorum resmen. Tüm bunlar yetmiyormuş gibi bir de ofisimiz boyanıyor. Hem de hafta içinde en yoğun çalışma saatlerinde... Ne güzel ne güzel... Plazamızın adından gelen Ak olma durumu her yerde kendini gösteriyor. Neyse efenim sebeb-i blogum, 4 yıl seviyeli ve düzeyli bir birlikteliğim olan 2 adet çivime vedadır. Malumunuz elem bir kaza sonucu kırılan ayak bileğime çakılan çivilerimi törenlerle uğurladım. Artık onları ayağımda değil çantamda taşıyorum. Torunlarıma anlatacak maceralarıma bir yenisini eklemek üzere, gelecek atraksiyonları bekliyorum. Önümüz yaz, haydi hayırlı işler :Pp

24 April 2009

Sen kimin diş fırçasısın bakiiim?


Çok salakça ama nasıl oldu da böyle birşey yaptım hala anlamış değilim. 23 Nisan coşkusundan olacak herhalde ki dün sabah kahvaltı ettikten sonra benim olduğunu düşünerek kardeşimin diş fırçasıyla bir güzel dişlerimi fırçaladım. Hatta fırçalarken "Allah allah ne kadar da sertleşmiş bu fırça ne oldu acaba?" diye hayıflanmaktan da geri kalmadım. Onunki lacivert benimki yeşil oysa. Sonra nasıl olduysa jetonum düştü de o acı gerçekle kendimi gülme krizinin içinde buluverdim. Kardeşime de durumu itiraf ettim tabi. Ne denir bana şimdi :)

22 April 2009

Somewhere over the rainbow!!!

Bugünün anlam ve önemine uygun olarak yağan yağmura göndermek istiyorum bu şarkıyı. Akbank'ın çıkardığı Fish kredi kartının reklamını izlettiren "somewhere over the rainbow-israel kamakawiwo" için buradan buyuralım.

Siipor Dopor Lapor :)

Eveet, söylemiştim artık kaytarmak yok. Kararım kesin bu kilo meselesi halledilecek. Neyse bu sabah yine 05:30'da (itiraf etmeliyim ki biraz zorlandım ama kalktım) Ali Sami Yen'in yolunu tuttuk. O saatte sahada 12 azimli insan neredeyse koşar adım yürümekteydi. Fakat ilk gün bize yolu açan teyzemiz ise kenardan usul usul yavaş yavaş ilerliyordu. Biz yanından geçerken "hayırdır, dün gelmediniz, çabuk pes ettiniz!" diye laf attı. Yani az kalsın paylanıyorduk :) Ama açıklamamızı yapınca bizi mazur gördü. Ayrıca çok kafama takılan birşey de, sahada herkes aynı yönde hareket ediyor. Saat yönünün tersinde ilerliyor herkes. Eee durum böyle olunca canım çıkıntılık yapmak istiyor. Niye böyle çözemedim...

21 April 2009

Ben&Jerry's Dondurma Günü


Her yıl 21 Nisan'da doğumgününü kutlayan Ben&Jerry's dondurmaları, ücretsiz dondurma dağıtarak doğumgününü kutluyor. Bu zevkten mahrum kalmamak için ne yapıyoruz... Cinebonus Kanyon'a koşuyoruz. Daha doğrusu ben oraya koşmayı tercih ediyorum. Ee malum yol üstü!Sizler başka yerdeki Ben&Jerry's lere koşmak için buraya buyrun :)

20 April 2009

It's a New day!


Tamam artık kararım kesin. Bu pazartesi diğerlerine benzemeyecek. Hüküm verilmiştir. 05:15'de çalan alarm sesiyle kalkılıp 05:30'da buluşma kararı veren 2 kardeş ve 1 arkadaş, Ali Sami Yen Stadyumu'nun yolunu tutar. 45 dk olarak planlanan yürüyüş parkuru için seçilen bu stadyuma doğru yol alan azimli 3 genç, önlerine çıkan yaşlı teyzeyi kılavuz sayarak onu takibe başlarlar. Karanlığın içinde bir ay gibi parlayan bu teyzecik, gençlerin acaba bu saatte stadyuma girebilecek miyiz sorularına cevaben ilahi bir şekilde gönderilmiş olup, tüm sevecenliğiyle aynen bir öğretmen edasıyla "günaydın çocuklar, şuradan başlayacaksınız" der. İşte böylelikle haftanın üç günü yapılması kararlaştırılan aktivitemizin ilki gerçekleşmiş olur. Sanırım olacak bu iş :)

13 April 2009

S.O.S

Kaşınmak mı diyeyim ne desem bilemiyorum? Üzgünüm a dostlar üzgün... Telefonda yapılmış ayrılık konuşmamızın üzerinden 1 ay geçmesine rağmen meydana gelen fiziki 1 saatlik görüşme sonrasında sağanak yağıştan tıkanmış burun-göz ve sinüs üçgeninden daireler çıkarabilir miyim düşüncesiyle bloğuma sarılmak istedim. uzunca bir süre görüşmemiştik ve ben onu görünce ne bileyim işte böyle bir garip oldum sanki... Artık senin olmayan biri var ya karşında? Hoş seninken de sana ne kadar aitti orası tartışılır ama hayat toptan bir kandırmaca değil mi zaten? Benim için hissettiklerini sorduğumda kerpetenle uğraşırcasına edindiğim cümleleri paylaşayım... "Seni aramak istiyorum, özlüyorum ama ararsam seni üzeceğimi bildiğim için aramıyorum. Bir daha beni kimsenin senin gibi sevmeyeceğini biliyorum. Bu derece samimi birşey olmayacağını da biliyorum. Ama kafamdaki soru işaretlerini atamıyorum seninle ilgili. "Bu soru işaretlerinin ne olduğunu öğrenemedim tabiki, ama "istenmemek" olarak yorumlanır herhalde. "Sen bana sürekli iyilik yapmaya çabalarken ben sana bunları yapıyorum diye kendimi çok kötü hissediyorum" dedi. Nefret edemiyorum ondan, bir garip hissediyorum. Enterasan bir şekilde ben onun hayatından çıktıktan sonra işi, okulu ve hayatı o kabul etmese de olumlu gelişmeler göstermiş. "Hayatla ilgili ne yapmak istediğimi bilmiyorum, hani sen demiştin ya yapmak istediğim herşeyi yaptım diye ama ben yapamadım, ne yapabilirim ki" diyor sürekli. "Seninle ilgili üzülmediğimi sanıyorsun ama belli etmesem de üzülüyorum". Son bir kez sarılmak istiyorum dedim, ben de istiyorum ama sarılırsam öperim dedi. zar zor sokak ortasında sarılmaya ikna edip son kez sarıldık. yaa nedir bu hissettiklerim yaa. acı çekmeyi mi seviyorum deli miyim manyak mıyım? allahım yaa yardım et yaa, başka ne diyeyim :(

10 April 2009

Konser - Yasemin Mori

Eveet sanırım konser sezonumu itinayla açmış bulunuyorum. Nedendir bilinmez acaip bir aktivasyon enerjisiyle her an zıplamaya hazır yoyo gibiyim. Sanırım bahar geliyor diye olabilir...
Neyse dünkü Yasemin Mori konseri sonrasında paylaşacaklarım için buradayım. Konser performansı sonrasında kendisinden bir kat daha etkilendim. Acaip de eğlendim, hatta daha çok eğlenmek isteyenler için mutlaka "Nolur nolur nolur"... Kesinlikle dinlenmesi gerek. Bir de sanırım Yasemin Mori, kafayı kırmızıya takmış durumda. Yeni şarkısı "Kırmızı Kurnaz Tilki" ile bunu düşündürttü. Ayrıca konser esnasında tüm sevgililer birbirine sarılsa, bir olsa da sahneyi herkesler görebilse. Bu önerimi dikkate alırlar mı acaba ey yetkililer size sesleniyorum....

03 April 2009

Mucize Nağmeler

Cuma akşamı ev ortamında kah içmeden kah içerek kafamıza katkıda bulunan Yeni Rakı'nın bu mucize CD'sine sonsuz teşekkürler....

02 April 2009

Multi-tasked !!!


Nereden başlasam ki? Dün akşam çok yakın bir kız ardaşımın nişan yemeği için itina ile yaptırdığım kabarık, tostlu saçlarım ile bu sabah işe geldim. İşe gelirken de aklımda sürekli en yakın arkadaşımın saçımı hiç beğenmediğini bütün gece yinelemesi takılıydı. Ayrıca işte çok enterasan bir müdürüm olduğu da düşünülürse kendisi benimle dalga geçecek diye acaip de stresteydim yani... İşe geldim herkes saçlarımı çok beğendi. En azından beğendiklerini söylediler o kısmına çok takılmayalım. Olay da tam bu noktada patlak verdi işte... Hemen dalga geçeceğini düşündüğüm müdürümün bu beğenisini o arkadaşımla paylaşmalıyım diye düşündüm. Kendini bilmez ben oturdum günlük maillarımı okurken bir yandan da cep telefonumdan sms yazmakla meşguldüm. Hani multitasked olacaz ya, o hesap. Hah hah hah gördük ne kadar multitasked olabiliyorum. En yakın arkadaşıma müdürümün saçımı ne kadar beğendiğini içeren mesajı yazdım yazdım send dedim gittiiiiiii.iletim raporunda ise acı gerçekle karşılaştım, arkadaşıma atacağım mesajı müdürüme yollamışım. Neden? çünkü multitasked??? olan ben müdürümden gelen maili okumaya çalışırken bir yandan da mesaj yazınca ahanda böyle oldu. koşa koşa gittim odasına, nolur okumayın ben mesaj attım yanlışlık oldu dedim ama adam çoooktan okumuş gülüyodu bana kıs kıs, söyle arkadaşına forward edeyim dedi... adama yazıyor gibi olduğuma mı yanayım neye yanayım bilemiyorum ama artık herşey için çok geç...İşte resilliğin son perdesi. İyi akşamlar Türkiye...

30 March 2009

Dönüşün anatomisi

Sonunda döndüm... Seçim sürecine dahil olsam herhalde ancak bu kadar gezebilirdim diyorum. Bir aylık yoğun bir maratondan sonra akşamları evime dönebilmenin huzur ve mutluluğunu yaşıyorum. Evde olmak güzel... Arkadaşlarla olmak güzel... Ama bütün gün masa başında olmak güzel değil. Neyse bu süreçte edindiğim güzel ve fantastik yol maceralarımın yanısıra kendi içimde bir ilki yaşadığım ayrılığın da analizlerini gözden geçirme fırsatım oldu. Malumunuz bir ilişkiyi kendi özgür irademle sonlandırabilme ilkine nail olmuş olmam, bir yandan bunun gelgitleri derken 3 haftayı devirdik. Eee sanırım ben iyi durumdayım, iyi hissetmeme kimi zaman şaşırsam da bazen de yalnızlık buğusu sarıyor ama sonra geçiyor. Eski sevgiliden sonra ortak arkadaşlarımızdan edindiğim bilgilere göre, kendisi benim hayatında karşısına çıkabilecek en iyi insan olduğumu bildiğini, benimle olmadıysa da kimle olacağı konusunda büyük tereddütleri olduğunu belirtmiş. Ya nedir bu iyi insansan en çok seni öperler muhabbeti yaa? iyiyim evet ne olmuş, ben bunun iyi tarafını göremiyorum. olumlu düşüneceğim ve bundan da kurtulacağım en kısa zamanda. yol maceralarımı toparlamam lazım... ayrıca daha yapılacak, görülecek çok iş var.

23 March 2009

Not back yet!!

İnşallah en kısa zamanda "I'm back" diyen bir yazıyla yol maceralarımı aktarabileceğim. Ama şu anda 07:10 da kalkacak olan Konya destinasyonlu uçağım için hiç bir hazırlık yapmamış olmak vee veee en kötüsü de bir anda x-1'i neden hatırladığımı ve unutamadığımı çözememenin verdiği buğu hasıl oldu şu güzel akşamıma. nefret etmeyi neden başaramıyorum yaa, bir resim gördüm yine yine içim bir hoş oldu. aynı bakışlar aynı gülüş öff pişmanım pişmanım. gerizekalı insan niye bi kere aramaz ya. eziğim malım salağım. kaç yıl olmuş tık çıkmamış. bundan sonra bekle çıkar. aptallllllll aptallll. bunların hepsi kendime. neyse see you some time...

10 March 2009

Uzun ince bir yoldayım...

Başlıktan da anlaşılacağı üzere uzun ince bir yoldayım. Gerçi yolu tasvir edecek sıfatlar değişkenlik gösterse de yolun kendisi hiç değişmiyor. Mart ayının ilk haftasını Trabzon-Giresun-Ordu ve Samsun ile geçiren ben, şimdide Kahramanmaraş için yollarda olacağım. Duman'ın dediği gibi 'Belki alışmam lazım, ... yalnızlığa'... Neyse i am like a rolling stone. Bu da sevgili spineless için yol durumumdur. Haftaya Ankara, Bartın ve Zonguldak, sonraki hafta ise Konya ile taş yolumu tamamlayıp denize ulaşmayı hedefliyorum. Yol anılarım ve fotolarımı da aktaracağım ama zaman zaman zaman. Yol maceralarım yine atraksiyonel yine dopdolu, hadi hayırlısı bakalım...

No Photoshop Yes Vitamin


08 March 2009

8 Mart Dünya Kadınlar Günü

8 Mart Pazar günkü Cumhuriyet gazetesinin Pazar ilavesinde gördüğüm Kotex reklamını paylaşmak istedim. Yer yer iyi tespitler yapılmış kadın milletini anlatan. Ama bazen hiç mutlu olamamış töre kurbanı kadınları düşündükçe de sessiz kalasım geliyor.

Sevgili Erkekler,

Biz, bir erkeğe soru dolu gözlerle baktığımızda, onun hayatımızda ömür boyu kalıp kalmayacağını merak ederiz.

İyi olup olmadığımız sorulduğunda biraz durgun bir ses tonuyla "iyiyim" diyorsak aslında pek iyi olmadığımızı söylemek isteriz.

Günün ortasında sizi arıyorsak eğer, biraz ilgiye ihtiyaç duymuşuzdur demektir.

Ailemiz hakkında biz kendimiz olumsuz konuşabiliriz belki ama sizin eleştirmenizi istemeyiz.

Kilo aldığımızı biz kendimiz söyleyebiliriz ama sizin bunu onaylamanızdan hiç hoşlanmayız, kırılırız.

"Bu aralar kilo aldım galiba" diyorsak iltifat edilmesini bekleriz.

İsteklerimizi dolaylı yoldan ifade ederiz. Mesela "üşüdüm" diyorsak bize sarılmanızı istediğimizi söylemişizdir.

Bir şeye "tamam" demişsek ve fakat isteksiz söylemişsek, kesinlikle tamam değildir.

"Seni seviyorum" cümlesini bir kez duymak bize asla yetmez.

Çok küçük şeylerden mutlu oluruz bir de. Beklenmedik anlarda gelen bir demet çiçek, gün içinde kısa bir telefon mesajı ya da küçük bir sürpriz...

Bugün Dünya Kadınlar Günü. Sadece bugün değil her gün sevgi ve ilgi bekleriz. İnanın ki bunu hak ederiz.