26 December 2010

merak ediyorum da...

yok başlığa bakıp öyle derinlemesine kafa yoruyorum zannetme sakın, ama merak ediyorum...
mesela evli ve evli olmayan (bekar deniliyor değil mi ama evli olmayan demek daha doğru) arkadaşlarımın facebook profilleri arasında bir inceleme yapıyorum. Gözüme çarpan ise evli olanların, profil resimlerinin iki kişilik olması... evli olmayan ama evlilik yolunda olanlarda da bu böyle... evli olmayan ama ilişkisi olduğunu belirten grupta karelerde hep tek kişi var. O zaman insanlar evlenince bireysel facebook profillerini kapatsınlar, iki kişilik yeni bir account alsınlar... cyber space'de arazi sıkıntısı yok şimdilik ama olsun green potitikalar sanal alem için de geçerli olabilir...karbondioksit salıyorsunuz sanal aleme, karbon ayakizleriniz kirletiyor sanal alemi, haberiniz olsun...
neden takılıyorum buna diye sorguladım bunu? cevabım şu sanırım; evlenince birden bire sevgi kelebeğine, dürüstlük timsaline bürünen insan heykelleri... acaba evlenmeden önce, kaç gişeden kaçak geçtiniz? köprüden önce son çıkış nağmeleriyle kimbilir hangi semtlerde durdunuz... ne gerek var birden superman ya da superwoman kesilme ayaklarına? erkeklere nazaran kadınlar bu namus oyununda biraz daha arsız sanırım...
sonra sonra sevgililer-karıkocalar arası facebook duvar iletişim örnekleri de komik... evli olsun olmasın ikililerin aralarındaki paslaşma hızı müthiş, sanki tek bir beyin, hem söyler hem yazar, AŞKIM LIKE LIKE LIKE... evet hayatım ÖZLEDİM...
merak listeme bir ek de şu; birinin eski resimlerini görmek hiçbirşey ifade etmezken yepyeni görmediğim hali felç sebebim.... nasıl iş bu? açıklama olarak da, varolan arabanız sizi etkilemez, bilirsiniz herşeyini, tam olarak sizin işte... ama yeni caziptir, bilinmezdir... canı cehennemedir... her çirkin araba siyah beyaz resimde güzeldir... çünkü anlamsız objelerin mantıklı gölgeleri olabildiği için yüzünde orantıdan nasibini almamış uzuvlara siyah-beyaz iyi gelir, kapatır...

bugün christmas idi... in-cin top atan sokaklar ve pazar günü sendromunu sevmediğim için bu sakinliği ve tüm şehrin kapalı olması durumunu da sevmiyorum...
neyse bak ne dinliyorum ilaç gibi... Doves - The Man who told everything



Get out of bed, pick up the phone
Time to tell the press
Say to myself, I can't do no-one else
There's a whole world outside

I'm gonna tell it all
I'm gonna sell it all
I'm gonna sell
Get out of bed
Come out and sing
Blue skies ahead
The man who told everything

And I feel, like I'm losing my head
I didn't mean to stay
Lives have been wrecked, and I've picked up my cheque
Catch a plane out of here

I'm gonna get out of here
I'm gonna get out of here
I'm gonna sell
Get out of bed
Come out and sing
Blue skies ahead
The man who told everything

hadi bakalım masmavi gökyüzü bizi bekler mi beklemez mi?

19 December 2010

Erik Truffaz - Let Me Go / feat Sophie Hunger



This is my freedom,
This is my voice,
My piece of Eden,
My blind-eyed choice.

These are my movements,
These are my arms,
This is my trumpet,
These are my... drums.

Let me go (*2)
Let me go (*2)

This is my moment,
Again and again,
I'm not existing,
I have never been !

I am my future,
I'm on my way,
Forever forever,
Let's play, let's play !

Let me go (*2)
Let me go (*2)
----------------------
Sözlerine özellikle yer vermek istedim çünkü bu aralar içinde olduğum durumu iyi anlattığını düşünüyorum. Ayrıca bu güzel şarkıyı bana hediye ederek mutlu olmamı sağladığı için Ahmet Coka'ya da teşekkürlerimi iletiyorum. Günün hatta haftanın müziği benim için budur :)

17 December 2010

09 December 2010

Evet-Hayır

Eğer benim gibi insanlara "hayır" demeyi başaramayan ve sevmeyen gruptaysanız, derdinize deva ilaç gibi bir replik öğrendim bugün...
Başrolde Linda'nın olduğunu söylememe gerek yok bile sanırım....
"Hayır demeyi bilmiyorsan endişelenme; sana hayır demiyorum sadece kendime evet demek istiyorum"
(I want to say YES to myself, don't take it as NO :)
iyi geceler :)

05 December 2010

susam sokağı beyne karşı mıdır?

beyin enterasan bir organ... henüz anlayamadım, tanıyamadım ve teşhis edemiyorum benimkisini... ne renk acaba? kızınca neler oluyor ya da mutlu olunca? alkol olunca nasıl oluyor? ağzı burnu kayıyor mu? bir sürü sorum var ona? okuyor şimdi bunları nasıl olsa... göz ajanlar onun hizmetinde... aslını sorarsan parmak ajanlar da onun diktasında... ben dediğim şey aslında benim beynim... sen de senin beyninsin. aslında hepimiz beynimiz kadarız ama onu bilmiyoruz.
şimdi sayın beyin, herşey senin kontrolünde ya bu yazılanlar bile, o zaman söyler misin bana nasıl gidilir susam sokağına?
evet yanlış görmedin, ben susam sokağına gitmek istiyorum. alfabeyi yeni baştan öğrenmek ve bazı harf kombinasyonlarına hiç maruz kalmamış olmayı istiyorum. ya da o harf kombinasyonlarının benim literatürümde farklı anlamlar bulmasını istiyorum. dünyayı değiştirmek istiyorum. bilmem anlatabildim mi?
karlı yapraklar arasına gizlenmiş kırmızı çiçekle mutlu olabildiğim gibi beni mutsuzluğa iten o harflerden sıyrılmak istiyorum. başka bir varlığın varlığından huysuzluk duyacak raddeye geldiysem söyle o ajanlarına ne yapıp ne edip beni bulsunlar susam sokağında... ben alfabeyi yeniden öğrenmeye gidiyorum...
linda'nın dediği gibi "yaz yaz yaz ki beyninden geçenleri anlayabil"... bilmem anlatabildim mi??
bu yazının şarkısı da Beatles'dan gelsin; çalıyor bak duyuyor musun, kulak ajanlar da devrede:
ALL YOU NEED IS LOVE.... pap pa raraaraa
yaaa anladın mı şimdi?

27 November 2010

geçip giden zamanlar...

yazı ile müzik kahve ve su gibidir... olmazsa olmaz, yani en azından benim için. başlık seçimlerini müzik etkileyebilir... tıpkı bu yazıya başlamamı sağlayan Mirkelam'ın Hatıralar şarkısı gibi...
küçükken yazlık akşamlarında bağıra bağıra söylerdik bu şarkıyı, epey de dalga geçerdik... çocukluk işte... hatta şöyle bir huyumuz da vardı... şarkı sözü ne diyorsa onun tam tersini söyleyerekten şarkı sözlerini kendi kafamıza göre modifiye ederdik.
tez bitti nihayet, ileride geçip giden zamanlarınımın bir kısmında bahasedeceğim bir anı olacak nihayet. sıradaki gelsin bakalım diyorum. büyük konuşmaktan korkarım ama akademik açıdan bu kadar yeter diye düşünüyorum. ileride işleri yoluna koyup ancak felsefe masterı yaparım diyorum ama bu çoooook çook sonra olursa olur... öncelik iş kurmak ve hayatımızı bir tekere oturtmak... ahah hayat bir tekere nasıl oturur? işte tüm mesele ve iç sıkıntılarına sebebiyet veren ana sorun bu...

18 October 2010

pantone

Farkettim ki karşıya  bakmak bana birşey katmıyor. Bir kalem bir kağıt, başımı eğmek... işte başlıyorum yazmaya... delirmedim hayır, bilgisayarsız hayat düşünemiyorum ama kağıdı ve kalemi özlüyorum. bol mektup yazdım, gönderdim sevineceğini düşündüğüm insanlara... gelen cevapların ilk satırı hep aynı duyguyu ifade ediyordu...

"nasıl olsa faturadır" diye elimi attığım ve her zamanki gibi kapıyı açtığım...

itiraf etmeliyim ki insanları şaşırtmayı, şaşırtırken sevindirmeyi ve eğlendirmeyi çok seviyorum... soytarılık aslında benimkisi... vakti zamanında "ben seni eğlendiririm" diyerek birinin hayatına girip sonra da "seni sevip sevmediğime emin değilim acaba istediğim sen misin" diye de gönderildiğim, iyi de şimdi bunu niye hatırladım dediğim vakumlu poşet dönemlerime hoşgeldiniz... Fonda sizlere Bob marley çaldığını da belirtmeliyim hani...

biraz da ilgi manyağıyımdır hani... ilgiyi pek severim. ama bu "aman tanrım en güzeli benim, bana bakın" tarzında değil, böyle değişik... sevgi obezi diyelim...
hani herkes beni sevsin, trende karşımda oturan teyze bana gülsün, yolda giderken hiç tanımadığım biri için karşılık beklemeden birşey yapayım o mutlu olsun, e tabi beni o an için sevmesi yeter...
bir de ben sevmeyi çok severim...
gerçekten bazen içimdeki sevgi ve enerjinin fazla geldiğini düşünüp ne yapacağımı şaşırırım...
herkesi herşeyi severim de ben bir kendimi sevemedim sanırım... hiç sevmem. yani bir ben var benden içeri, ne ben bilirim ne o beni.. öff böyle demiyordu usta ama affet beni, benim kafam bozuk demeyelim de kafam... sıfatımı kaybettim hükümsüzdür...

oh be referans verme kaygısı gütmeden, plagiarism derdi olmadan sallamak ne güzelmiş...
bir yandan da gözyaşı lensinden dünyayı görmek ve anlamak, tavsiye ederim... en doğal lens, hem de hepsi bir arada... ne diye mavi lens alacaksın. tak gözyaşı lensini, hepsi bir arada hizmet ayağına gelsin... hiç anlamam zaten saçının gözünün rengiyle derdi olanları... değişiklik arayışı değil mi? çok sıkılırız kendimizden, ne yabancıyız oysaki ona? hepimizde var o ama hem birbirimizden hem de kendimizden sıkılırız. ben ağlamayı da severim kardeş. ama kimse yokken ya da kalabalık da ağla ama yanında kimse olmasın.. bak işte aklıma geldi 2 sene önce kordon'da tam da alsancak vapur iskelesi'nin orda... oturmuşum bir banka... gözyaşı lenslerim geldi kutu kutu... hava da güneşli oh insanlar da kalabalık telaşlı.. kimse siklemiyor yani beni tabir-i caizse... ama ne oldu, kocaman bembeyaz bir sokak köpeği geldi tam ayağımın üstüne oturdu... şaka gibi? inanmazsın ama gerçek... bak düşündükçe hala bir mutlu ve hoş olurum... hayat işte doğal lensleri kullanırsan sana süprizler de gönderiyor.

bir de fotoğraf çekmeyi, bisikletleri, yemek yemeyi çok severim... yani arabam değil bisikletim olsun isterim... izmir i ve istanbul u çok sevmeme rağmen nerede yaşamak istersin sorusunda hep aklıma ilk hollanda gelir... ne eğlenmiştim ben o exchange'de... hollanda denilince öyle amsterdam değil isteğim, kenarda kıyıda köşede kalmış şehir, nijmegen.... bisiklet=özgürlük... londra'da tırsıyorum o yüzden uzaktan sevmekle yetiniyorum... işte ilerisi için bisikletimin olacağı bir yerde yaşamak istiyorum ben... hele sarhoşken bisiklete binmenin tadı hiçbirşeyde yok, saoğuk hava ile ayılmak master card kankalarla halt etmiş dedirtir adama...

mesaj kaygısı güderdim ara ara... lizbon'da bir ara cebime bir mektup sokuşturmuştum, amerika kıtasındaki dallamaya gidemesin aslında ama ben içimi dökeyim, hazır yakınız da diye.... yapmadım tabi, yapacakken otobüs durağına ayağı sakat 3 tanımadığım zenci yanaştı, onlara yer verdim, üzerine akşam evlerinde yemek yedim... eh deli miyim, yooo insanlara güvendim... her zaman kazançlı çıkmıyorsun ama bu olumlu bir deneyimdi... oturup hep birlikte gözyaşı lenslerimizi giydik o gece... onlar kadınlardan dertli ben amerikadaki dallamadan...çok lazımdı şimdi bunlardan bahsetmek, muazzez ersoy nostalji serisi yapınca patladı acaba ben de bu nostalji serisiyle bomba bir çıkış yapmayı mı istiyorum içten içe nedir, dedim ya bilmiyorum işte... deli saçması..

bu gece benim gecem... konuşacağım anlatacağım bir bir... insanın yattığı yerden gökyüzünü görmesi şart... isterim ki uyuduğum yerlerden hep gökyüzünü göreyim... konformuş, büyüklükmüş istemem, bilakis çift kişilik yataktan nefret ederim, yerde yatmaya ve deniz yatağına bayılırım... büyük yerleri sevmiyorum işte...ama denizmiş okyanusmuş onlar ayrı.

tez bitmedi usta, yapmıyorum ki bitsin... sıkılıyorum ya herşeyden ben, bundan da sıkıldım işte... ay sonunda yolculuk var ülkeme... biliyor musun ne yapmak istiyorum... tabi ki bilmiyorum.... karar vermeye kararsız bir insan var karşında...bu kadar belirsizlik zengini denklem dünyamda bazı sabitler var ki silip atamadığım.... ah o integrallerdeki sabit yok mu o sabit... kurtulamadım bir o sabitlerden... sevmezdim ben integrali usta, ben türevi severdim.. adı bile güzel türev...

hah bir de bazı insanlar var, çok tanımadan tanıyormuşum gibi sevdiğim, gözlerinin içine bakınca gözyaşı lenslerime kavuştuğum... işte ben o insanları arıyorum, çok seviyorum onları daha tanımasam bile ilerde tanışacaklarımı düşünüp mutlu oluyorum... hatta daha tanışmadığım insanlar için bile sevgi besliyorum...

bu arada bizim hope aldı başını gidiyor, çiçekler gelsin şipşak burada...
gitmeden önce diyelim ki "ayşe fatma hayriye, haydi çifte telliye"...

17 October 2010

tez yazmanın homo sapienlere zararları vol.1....

bitsin artık bu çile
distinct olacam bile bile
neslim tükenirse hele
bunun sebebi tezden bilinee

08 October 2010

İstanbul'a kış Londra'ya da yaz geldi...

İstanbul ile Londra'nın havası arasındaki ters orantı tezim artık doğrulandı... İnanılmaz bir güneş ve aydınlık bir gün... ve ben tez yazmak üzere evdeyim... haksızsın :(

06 October 2010

Batının mat olduğu anlar...

Hani hepimiz gavuru takdir eder, yurt dışında gördüğümüz herşeye ayran budalası gibi hayran hayran bakarız ya, bazen öyle şeyler oluyor ki istemeden "şu anda İstanbul'da olmak vardı anasını satıyım" şarkısını söylemeye başlıyorsunuz.
Üniversiteden bir arkadaşımın Londra'da başına gelen olay da bu tezimizi destekleyecek nitelikte... Arabasına dün gece hırsız giriyor. camı kırarak girdiği için her yer kan revan... hırsızın sert bir cisim kullanmak yerine kendini kurban etmesi de ayrıca tartışılacak bir konu ya neyse... biz mağdura dönecek olursak, sert bir cisim kullanmayı akıl edemeyen salak hırsız Tomtom'u çalıyor. sabah bu manzara ile karşılaşan arkadaş haliyle polisi durumdan haberdar etmek üzere aradığında, polisin tutanak tutmak üzere geleceğini hayal ederken kendini, polisin "kanıt var mı, kanıt?" sorusuyla, bizzat polisin yapması gereken işi yaparken buluyor. (şimdi daha iyi anlıyorum CSI gibi dizilerin niye revaçta olduğunu, kendi kanıtını kendin buluyorsun, bunu okulu da olmadığına göre eh diziler sağolsun) ama sağolsun polisler kan izi olduğu için çocuk yaşta bir kızcağızı da örnek almak üzere yollamışlar en azından. işte batının da mat olduğu an budur benim gözümde ama belki benim şark kafamla çözemediğim bir ileri medeniyet unsuru olabilir bu prosedürler zincirinde. Sizce nasıl?

05 October 2010

objektif değilim istersen press 9

Yazıya teslim olmak en iyisi sanırım. Bu yazı objektiviteden uzaktır, kimse kusura bakmasın...

Azimle hedefe kitlenmiş kızlar vardır ya, içi boş ama dışarıdan dolu görünen...
Akıllarında evlenmekten ötesi yoktur, kafeslemek diyelim...
Tüm kızları kendileri gibi zannederler, kıyafetlerini renklendirdikçe, renk cümbüşünün kaynağı olarak iç güzelliklerini gösterirler... en sevdiğiniz rengi sevmez olursunuz, terkedersiniz o rengi...
niye katlanıyorsun diye sorulabilir, katlanılmak zorunda bırakılıyorsunuz, demokratik olmak onların da yaşam hakkına saygı duymamı gerektiriyor ama acıyorum onlara tüm hayatları boyunca maruz kalacak olanlara... neyseki ben hepsinden kurtuldum, ama gelecek için onlardan korunmayı diliyorum tanrım lütfen ama lütfen bu kadarı yeter, muafiyet talep ediyorum...
(Bu haftayı da Coldplay haftası ilan ediyorum bu defa da "The Scientist" dinliyorum, soran olursa .. I'm going back to the start...)

04 October 2010

Coldplay - Fix you

Coldplay'in bendeki yeri apayrıdır, bir konserlerine gitmeden bu dünyadan göçecek olursam gözlerim açık giderim; o derece severim kendilerini...
bu şarkıları grup üyeleri tarafından, yazdıkları en iyi şarkı olarak belirtilmiş olmakla birlikte, chris martin'in bu şarkıyı eşi gwyneth paltrow'un ölen babası için yazdığı da rivayetler arasındadır.




Coldplay - Fix You
Uploaded by EMI_Music. - Watch more music videos, in HD!

01 October 2010

TV'de dizi: This is England 86


Her ne kadar internetin hüküm sürdüğü bir devirde yaşıyor olsak da televizyon hala en "içimizdeki"... dolayısıyla o ekrana yansıyanlar öyle ya da böyle hayatlarımızı ciddi oranda etkileyebiliyor.
Türkiye'de iken hiç bu kadar televizyon izlediğimi hatırlamıyorum. (çocukluk döneminin çizgi film manyaklığını bunun dışında tutalım lütfen) ukalalık olarak söylemiyorum bunu; kaliteli programların eksikliğinden, izlenesi programların da gece yarısını aşan saatlerde gösterilmesinden vb gibi sebeplerle bu listemi uzatabilirim. ama şunu belirtmeliyim ki burada çocukluk günlerimdeki çizgi film manyaklık günlerimdeki halime dönmek üzereyim. tv programları ve diziler o kadar ilginç ki... bizdeki dişi yakarış tarzında saçma ötesi programları da var. Örnek olarak Jeremy Kyle Show verilebilir.  bizim Seda Sayansı, Esra Ceyhansı ortaya karışık bir adamın çözülemeyen gerek aile gerek arkadaş arası alkol, sex, uyuşturucu, çocuk velayeti problemlerine bir grup izleyici önünde çözüm getirmesi. Yani saçma sapan, deli zırvası bir program. Bu saçmalığa ben de şahit olmak istiyorum derseniz, isminin üzerine tıklamanız yeterli...
Konuyu dolandırmadan bu yazının amacına gelelim. Hepimiz Bihter'den Ezel'den Fatmagül'den bir şekilde haberdar ediliyoruz. Takip etmeniz gerekmiyor ama basın saolsun bu dizilerin içeriği hakkında ekranı desteklercesine gündemi pompalıyor. "Türkiye ekrana kilitlendi; Fatmagül'ün tecavüz sahnesi için tıklayın"... eh haliyle neymiş ne değilmiş bakıyorsunuz ya da bakmak zorunda bırakılıyorsunuz ve kahroluyorsunuz. şimdi gelelim buradaki tv dizilerinin olayına. This is England 86 adlı dizide bir arkadaş grubundaki insanların 1986 senesindeki işsizliğin hüküm sürdüğü İngilteresi'ndeki yaşamlarından kesit sunuluyor. dizide fatmagül'ün sahnesine benzeyen tecavüz sahnesi var...sorunlu sapık ötesi bir babanın kendi öz kızına uyguladığı cinsel istismar ve tecavüz konular arasında. (beni de manyak bellemeyin tüm tecavüz sahneli dizileri takip etmiyorum ama bu yazının bir amacı var durun geleceğim noktaya)
Şimdi bu dizinin web sayfasına bakacak olursanız adamlar bu dizide konu edilen olaylara benzer şeyler yaşayanları yardım alabilecekleri yerlere yönlendirmek adına uyarılar da bulunuyorlar; hem her bölümün sonunda hem de web sayfalarında... Bakın bakalım fatmagül ve o tarz dizilerde buna benzer bir uygulama var mı? bizimkiler varsa yoksa sanal reklam alsın dursun... velhasıl eğitim şart, sinirlendim çook...
istanbul'da otoban kenarındaki manzara, tapusu olmasa bile çanak anteni olan evler sürüsüdür. Hatta o kadar çirkin bir görüntüdür ki mantar gibi her yeri sarmıştır o çanak antenler... Gezip gördüğüm kadarıyla Anadolu'da da mantar salgını olarak çanak antenlerden bahsedilebilir. Sözün özü televizyondan fayda sağlamak istiyorsak, fatmagülün tecavüz sahnesini yayınlamak kadar bu tarz olayları yaşamış olanlara da destek olmalıyız... sivil bir toplum olmanın temellerini bu şekilde atmaya başlamalıyız artık...

23 September 2010

şiir sevmem ama yazarım...

Yalnızsam eğer şimdi
hadi uzatsan elini, gelsen geri
sever miyim seni eskisi gibi
özlüyorum belli
seni mi yoksa beni mi?

kafam güzel anladım ki ben MERLOT seviyorum. bir yandan da "sigaramın dumanına sarsam seni" çalıyor "ezginin günlüğü'nden"...  ben de ne diyorum "sigara içmem hatta nefret ederim ama sigaramın dumanına sarsam saklasam seni demek isterim :/"...

Afrikalı dostum

İşaret kaygısı güden yazar okuduğu kitaptan sonra kendisine Afrikalı bir dost edinir. Olaylara farklı anlamlar yüklemek istemiyorum ama geriye sarıp düşününce örtüşen, kesişen kümelerden de etkilenmeden edemiyorum. Afrikalı dostumdan bahsetmiştim size, ufak tefek, beline kadar simsiyah dalgalı saçları hiperaktif kişiliği ile tam bir aslan ve enerji yumağı...
burç manyağı değilim ama burçların dünyayı 12 grup insana ayırmasından ziyade, bölmüş olduğu kişilik gruplarındaki ortak özellikleri ile ilgilenmek hoşuma gidiyor. yani insanları ayıran sınırları sevmesem de ayrılmış sınırlar içindeki ortaklıklar ve sınırlar arası alanlardaki ortaklıklar ilgimi çekiyor. özetle sen ben farklıyız belki ama ortak yönlerimiz ne? ayrıca aslan olanları hissediyorum artık resmen, enerji düzeylerinden olsa gerek :)
konu burçlar değil elbet... konumuz oturduğum evin tam karşısındaki emlakçıda çalışan ve hukuk okuma isteğiyle yanıp tutuşan afrikalı dostum linda ile söyleştiklerimiz... bu sabah yine "tezin için ne yaptın" sorusuna makul cevaplar verebilme isteği ile güne başlamıştım ki birden aklıma "dereotlu poğaça" yapma fikri geldi... küçükken lakabım "boş işler müdürü" idi... sevgili anneciğim beni evdeki boş işler departmanında müdürlüğe layık görmüştü halbuki benden CEO bile çıkardı ya neyse :)
ben genelde midesel gıdalar üzerinde araştırma geliştirme çalışmaları yaparken hep aklıma birileri gelir ve "...ah keşke falanca gelse de beraber yesek" gibi şeyler  düşünürüm. yaşlılık belirtileri olsa gerek, beyin tanıdığı herkesi tarayarak yapılan yemeğe en uygun bireyi seçerek yalnızlığın önüne geçmeyi hedeflemektedir.

neyse işte sabah telefon Linda'dan...
gel dedim öğle aranda çaya kahveye,
ne olursal ol gel, 
yeter ki gel

ben nasıl olsa full time tembelim bu ara, tez bahanesiyle ev duvarlarına da hapsettim kendimi. bu denklem de karışık, size de olur mu bilemiyorum ama ne gezebiliyorum, ne de tez yazabiliyorum öylece mal gibi evde takılıyorum.

Linda geldi, hoplaya zıplaya.abartmıyorum burası gerçek acaip enerji dolu, cidden yoyo topu gibi :) bizim mutfak penceresi meğerse bunun takıldığı sanatçı (artist) ultrasonik yakışıklı ötesi amcanın evine bakıyormuş. önce bir heyecan yaptık karşılıklı, hayır bana ne oluyorsa anlamadım o kısmını. ben de genelde röntgencilik değil ama, oturduğum yerdeki komşularla göz teması gibi kablosuz kişisel iletişim araçlarını kullanmayı severim, onlar beni görmese de umrumda olmaz, ben ortalığı iyice scan ederim. Tam da yolun karşısındaki evlerde hep beyaz saçlı tonton amcaları görünce "ah ne mutlu" diye düşünürken, önünde kocaman bir ağaç yüzünden ne yaptığını göremediğim sanatçı amca çıktı... Yaw bari karşı ev resmim huzurlu olsun, tonton beyaz saçlı amcalar, mutlu genç bir çift var sonra, haftasonları balkonlarında kitap okuyorlar, çiçekleri falan... neyse bu sanatçı amca 44 yaşında olup 33 gösterenlerdenmiş... ama Linda'nın dediğine göre ciddi psikolojik sorunları var imiş ve anladığım eleman bu sorunlarını bahane olarak kullanmaya bayılıyor. Sorunu "bipolar disorder" ya da manik depresif diye tabir edilen kişilik bozukluğu, sorulduğunda ise sebep olarak babasıyla geçirdiği ilgisizlik yıllarını anlatıp duruyormuş. Lindacığımın  "aayyy aşkooommm" tiplemeli bir kız değil kesinlikle, hayatında yaşadığı şeyler için de şu ibareyi kullanıyor "anne babamın yaptıklarını anlatsam hapse girerim"... çok acılı, değişik bir hayatı var... ve gerçek... Linda'nın hayatı yanında mükemmel bir yaşamı olan artist amca sivrisinek bile değil aslında... bir süre beraber oluyorlar ama Linda bakıyor adam düzelecek gibi değil, manyak, karşı koyulmayacak derecede yakışıklı (görmedim bilmiyorum) ama fişi çekiyor... diyorum ya çok güçlü bir kız, bayılıyorum bu özelliğine... neyse aradan 1,5 yıl geçiyor ve olalaaa tekrar hortluyor amcaamız... hikaye burada kaldı devamını ben de merak ediyorum ama konu Linda ile sohbet olunca daldan dala daldan dala oluyor olay...
Sonuç: artist amcanın evinin önünde kocaman bir ağaç olduğu için hiçbirşey göremiyorum. poğaça işine girersem para kazanabilirim. tez için hiçbirşey yapmadım...

21 September 2010

Varsayımlara yer açalım...

Farkettim ki sabit fikirli olduğum için bazı saçma ön yargılarım var. Ama bu her zaman böyle değil. Aslında pamuk gibi olduğumu düşünüyorum ama sanırım doğadaki pamuğun içindeki çer çöp gibi bir sürü siyah benekcik de barındırıyorum bünyemde. Durum böyle ise derdini bilen dermanı da aramasını bilmeli. Herşey ihtiyaçlardan doğduğuna göre içsel arınma programı kapsamında bir dizi değişiklikler yapmaya karar verdim. "Beni sinirlendiren olayların hepsini sevdiğimi" varsayarak adım atmaya karar verdim. Varsayımları seviyorum ve aklıma hep şu örnek geliyor... Lise ve ortaokul yıllarındaki fizik derslerinde gündeme damgasını vuran sürtünmesiz ortam varsayımların en yalancısıydı belki. Gerçek hayatta böyle birşey mümkün olmayacağı için fizik problemlerinin çözülmesine olanak sağlamak adına sürtünmesiz ortam varsayımı hayatımızı kolaylaştırıyordu. İşte bu sebeple bundan sonra ben de hayatıma problemleri çözebilmek adına bir sürü varsayım almaya karar verdim... Adı üzerinde varsayım işte, gerçeklikten uzak problemsiz hayat...

20 September 2010

seni görüyorum...

hiç tanımadığım, uzak diyarlardaki insanların göz bebeklerinde beni görebiliyorsam bu sendendir, sendeki bendendir...

17 September 2010

Tutulma - Edward yok ama idare ediniz ben varım :)

Notre Dame'ın kamburuna benzediğim ya da Fred Çakmaktaş gibi tutulup kaldığım için yatay düzlemin verdiği konforla sesleniyorum. Vilmaaaa Vilmaaaaaa yetiş :)
Londra'da yakı bulmayı beklemediğimden, teknoloji harikası oksijen ile temas ettikçe belli bir sıcaklığa ulaşan sıcak bantlar ile biraz biraz iyi hissediyorum, ama geceleri tabutta yatarmışcasına tavanı izlemek, hayat denklemleri kurmama çok yardımcı oluyor cidden. tavsiye ederim. Bu genç yaşta düşmüş olduğum bu durumu gelecek yaşlarımın bana telgraf çekmesi olarak yorumluyorum.
Eski pakistanlı ev sahibimizin bir aylık kira kadar tutmakta olduğu depozitomuzu geri vermek istememesindeki haşin ısrarını, hiç tanımadığımız bir insanın yardım elini uzatmasıyla öyle güzel kırdık ki, hayatımdaki ilk çeki de bu sayede almış bulundum dolayısıyla. uzun uzadıya anlatıp kafa şişirmek istemiyorum ama bu sonuca ulaşmamız cidden mucize oldu diyebilirim. çünkü ev sahibimiz bizi mahkemeye vereceğini söylemişti ama haklı sebeplerimiz karşısında OK NE KADAR YAZIYORUM diyerek çeki yazıp elime tutuşturdu. henüz para hesabıma geçmemiş olduğu için bir rahatlama moduna geçemedim ama yabancı bir ülkede kanunu bilmediğini sanarak insanları aptal yerine koymaya çalışan solicitor bozuntusu adamı bozguna uğratmanın keyfine vardım. bunu tek başıma başaramazdım, hiç tanımadığım bir insanın HAKSIZLIĞA DAYANAMIYORUM diyerek bizimle gelmesi ve yardım etmesi işte beni hayata bağlayan ve şükrettiren sebep. inandığın sürece yalnız değilsin, bunu hissetmek çok güzel bir duygu. hayatı seviyorum, teşekkürler bir kez daha...
 :)

13 September 2010

düşünüyorum


geciktirmeden yazmalıyım dediğim güzel konser anılarımı kafa karışıklıklarım esir aldığından bohem dünyanın kapılarını aralayacağım. 12 Eylül sanırım tarihsel açıdan kendini hatırlatmaya ayarlanmış bir tarih. darbeci anayasaya karşı sözde demokratik, özde bullshit bir anayasanın demokratik koşullarda oylanmasından çıkan haksız sonuçların göğüsleneceği günler bekler güzel ülkemi... kıyı şeridinde gösterilen direncin iç bölgelerde olmaması, biz-siz ayrımını belirginleştiren bu koşullarda evet biz artık azınlığız... 12 DEV ADAM ne yapsın? yine de helal olsun, büyük başarı. ama yine de içim sıkılıyor, uykularım kaçıyor. varsın bakalım bu "demokrasi" Türklerin elinde nasıl maymuna dönecek cümle alem görsün?