29 August 2010

Pozitif Düşüncenin Sihirli Gücü - Prof. Dr. Nursel Telman



İtiraf etmeliyim ki bu başlıkta bir kitaba asla elimin gideceğini düşünmezdim. Bir bakıma ben para verip almadım, halamın kütüphanesinde eşinirken karşıma çıkıverince, babannemin de ölümü üzerine, "eh bundan iyi zaman mı olur kardeşim, sihir mihir de diyor, denemeye değer" diyerek başladım okumaya... kitabın kendisi ince, ama benim gibi üşengeç birinin elinde gezgin oldu, İzmir'den Londra'ya uzanan yolculuğumda çantamın vazgeçilmez konuğuydu.

kendimi oldukça pozitif bir insan olarak gördüğümden, tipik bir aslan kibiriyle (aslanız zaten ama neyse) "heheyt ben pozitivizmin kitabını yazarım" kafasındaydım. ama gördüm ki işler biraz farklı olabiliyormuş. Yani ağzımıza sakız yaptığımız güzelim kelimeler içleri dolunca daha çok tat veriyormuş. kitapta altını çizdliğim bazı yerleri paylaşmak üzere bu posta giriştiğim için kitabı okumayanlara spoiler olabilirim. gerçi sürükleyici bir roman olmadığı gibi spoiler olmanın da bir sakıncası olacağını sanmıyorum. örneklerle birlikte teoriyle harmanlanmış, okunası bir kitap diyelibilirim.

şimdi fasulyenin faydalarına geçebiliriz...

1. Öncelikle kitapta size sunulan küçük bir test ile A veya B tipi olarak belirtilen insan gruplarından hangisine ait olduğunuzu öğrenebiliyorsunuz.

2. pozitif düşünce olarak her yerde karşımıza çıkan bu kelime öbeklerinin içini dolduracağımız kısım ise özetle şu; pozitif düşünce=rasyonel düşünce veya alternatif üreterek düşünme

Sıkça kullandığım "herkesin kendine göre geçerli bir sebebi vardır" lafına akademik açıdan da destek bulmanın gururuyla " yaşanan olayları, yaşam sürecimizde edindiğimiz kalıpların hakimiyetinde değerlendiririz" (sy.64).
(tez yazdığım bu dönemde emeğe saygı kapsamında alıntı konusundaki hassasiyetimi gözler önüne sermek istedim :)

kitapta hafıza ve bilinç kavramları detaylandırılırken düşünce sistemini yeniden yapılandırmaya yardımcı olacak 3 aylık egzersizlere yer verilmiş.

Birinci ayın egzersizi: (sy. 80)
Gözünüz kapalıyken gözünüzü açıp kapamak suretiyle gözünüze ilk çarpan obje hakkında aklınıza gelen kavramları listelemek gerkeiyor. Burada amaç aklınıza ilk gelen şeyin haricinde hafızanızda o objeye dair "başka nelerin olduğunu" açığa çıkarmak. Bu oldukça kolay bir egzersiz, zamandan ve mekandan bağımsız her an her yerde kolaylıkla uygulanabilir.

İkinci ayın egzersizi:
İlk ayda yaptığınız egzersizde seçmiş olduğunuz objelerin daha karmaşık olanlarına uygulanmak üzere "başka ne var?" sorusunu sormak gerekiyor. Örnek olarak insan, ev ve ağaç verilmiş.

Üçüncü ayın egzersizi:
bu sefer işin içine duygularımız giriyor. örnek olarak "sevgi" kavramı verilmiş. amaç düşündüğünüz duygu hakkında hafızanızda o konu ile ilgili yer alan bütün bilgilerin bilince gelmesini sağlamak. ardından "nefret" kavramı için örnekleme yapılmış.

üç aylık "başka ne var" sorusunu uyguladığınız basit obje- karmaşık obje- duygu (sıraya göre) egzersizlerinden sonra hedeflenen hafıza ve bilinç arasındaki sinir ağlarını devamlı aktive ederek, iletişimin hızlanmasını sağlamak. bu sayade aklınıza ilk gelen düşüncenin esiri olmaktan kurtuluyorsunuz. çünkü bundan sonra gelecek uyaranların tanımlanmasında bilinç tek bir malzemeye bağlı kalmamış olacak, yani başka bir deyişle içinden seçebileceği bir çok alternatif olumlu ve olumsuz bilgi olacak.

kitapta bahsedilen başka egzersizler de var fakat emeğe saygı kapsamında bu kadarla yetinelim. özetle konuyla ilgisi olanlara tavsiye ederim :)

Öncelik sırası

Kargaşa bulutum büyüdükçe önem sırasına koymam gerekenler kafamı karıştırabiliyor. Geçmiş yıllarda çalışmış olduğum firmadaki amirim (müdürüm) (bayılıyorum amirim lafına çok gırgır, adam genel müdür bile olsa benim üstümdeki herkes amirim tıpkı sıfırdan büyük her sayının + (pozitif) olması gibi... aaa bak doğru söyledim, sıfırdan büyük olan herşey pozitif ister 100 ister milyon olsun) bana "işlerini prioritise etmelisin aksi takdirde herkesi memnun edemeyeceğin gibi başarısız olacaksın" demişti... bir bakıma haklıydı aslında, şimdilerde düşününce hak veriyorum kendisine. depozito konusunda ilerleme yok, aç gözlü pakistanlı ev sahibimize her gün kötü enerji ve dileklerimi göndermekle yetiniyorum şimdilik...
içimde ise şöyle bir his var, bisiklete binip yeşilliklerin içinde kaybolmak istiyorum, huzura ve suya doğru :) yanımda fotoğraf makinem, ve kahkahası bol renkli dostlarla... güzel kitaplar okudum bu ara, internet bağlansın diye beklerken, daha doğrusu kramplardan kramp beğenirken, özlenen aktivitelere fırsat buldum, mektup yazdım... devam edeceğim...

18 August 2010

Taşınmaca kaldırmaca götürmece

Sessiz kalmak için kendimce sebeplerim olduğu için güya aslanlara bahşedilen ağustos ayının çoğunu endişe bulutu içerisinde geçirdiğim için kendimi kutluyorum. 9 ay önce binbir zorlukla bulmuş olduğumuz evimizden yine binbir zorluk ile taşınıyoruz. en azından bu defa ev bulma kısmı zor olmadı diyebilirim ama varolan ev sahibimizin avukat olması ve açgözlülüğü yüzünden türlü stres ve sıkıntılar içerisindeyiz. içeride 1 aylık depozitomuz olduğundan mütevellit o parayı alıncaya kadar da stres düzeyimiz kendini koruyacak sanırım. tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de 3 bayanı ofisinden kovması kendisine "denyo of ages" ödülünü vermeme sebep olacaktı ki işin ucunda depozitomuz olduğu için sessiz kalmak zorunda bırakıldım(k).
gerçekten yabancı ülkede kim kimi ne kadar dürtebilirse mantığıyla hareket ediliyormuş, yaşayarak deneyimleyerek öğreniyorum.
ON THE JOB TRAINING, FUN FUN FUN :/
yarın ise emlakçıdan kaldığımız evin durumunu kontrol etmeye gelecekler. herşeyin bir prosedürler silsilesi içinde işlemesi iyi mi kötü mü bilemiyorum. ama öğrendiğim birşey var, başıma bir iş gelecek olursa karşı tarafı en iyi etkisiz hale getirme yolu PSİKOLOJİM BOZULDU, KENDİMİ TEHDİT ALTINDA HİSSEDİYORUM... bunlar anahtar kelimeler. madem öyle bundan sonra böyle... biraz sinirliyim de. hayatıma yön verememiş olmamın ağırlığı altında ezile büzüle bir hal alıyorum. burada yaz mevsimi de yaz gibi olmadığı için serin giden havalar beynimi sersemletmek yerine tam randıman çalışmasına olanak veriyor. bu da şu anlama geliyor ki kafa karışıklığım hiç bitmiyor, beynimin içindeki vıdı vıdı yani. sürekli ON.
şimdilik bu kadar... güneş açıncaya dek, astalavista...

09 August 2010

fonksiyonlar

konumuz nedir diye sorarsanız hayal kırıklığı diyelim. hepimiz öyle veya böyle yaşıyoruz bu duyguyu. temelinde beklentiyle örtüşmeyen realite sonucunda ortaya çıkan bu duygu insanı düşünmeye sevkeden kimi zaman yapıcı kimi zaman da yıkıcı olabilen bir olgudur diyelim. peki bu beklenti denilen şey nedir? kontrol edilebilir mi? varlığı mı iyidir yokluğu mu? yoksa beklentinin varlığını iyi ve kötü gibi nesnel şeylerle adlandırmak adil midir?

kafam karıştı şimdi, ortada bir fonksiyon var. f(x). kendisi hayatımız olur esasen. x de bu beklentilerimiz desek... işte o zaman başlar çeşitli denklemler oluşmaya. ben diyorum ki beklenti olmadan hayat olamaz... yani yapanlar vardır ama benim durumumda aksi sonuç vermiyor sanırım. konu dallanıp budaklanmadan, benim kafam da oldukça karışmışken, kısa kesmek faydalı olacaktır.

02 August 2010

Doğumgünü



Eveet bir çentik daha attık duvara... ani bir süprizle mumlarımı üflerken dileğime odaklanamadım ama umarım herşey çok güzel olur :)) bu yazı da kendi kendime doğumgünü armağanı olsun. okuyanlara da şans getirmesi dileğiyle, iyi ki doğmuş muyum nee :))

28 July 2010

Deneme...

Herkes deniyor ben de denemek istiyorum... deneme diyebilirsin ama tutamıyorum zamanı, kenan doğulu bile tutamamış ben mi tutayım (kötü oldu kabul)

tamam yine classic fm yayında ve beni düşüncelere sevkedecek derecede anlamlı çalıyor, ikincisi The Box filmini yeni izlemiş olmam Donnie Darko sonrasında hayal kırıklığı yaratmış olsa da, filmden çıkabilecek güzel alıntılar ve dersler vardı allah için...

birincisi "hayatımızın kendisi bir kutu aslında, içinde yaşadığımız ev bir kutu, izlediğimiz televizyon bir kutu ve biz bununla kendimizi öldürüyoruz. ölünce içine girdiğimiz bir kutu..." bu böyle uzayıp gidebilir... kutu yerine sınırlandırılmış demek geliyor içimden. hayatımızın her anında bir sınırla çarpışıyoruz. İlginç gelebilir ama çok basit bir yöntemle insanın istediği anda herşeyi yapabileceğini ve değiştirebileceğini kendime kanıtlamış oldum. Nasıl mı?

Bulaşık yıkıyorum, eylem basit. Her zamanki gibi içi yarıya kadar çay/kahve dolu muglar lavabonun içinde. çay veya kahve koyu renkli sıvılar... hayatımızdaki ya da vücudumuzdaki kötü düşünceleri sembolize etsin. bir yandan da muslukdan sabit hızla saf temiz yeni su, içi yarıya kadar kahve/çayla dolu olan bardağın içine nüfuz ediyor. bardakdaki su seviyesi ilk etapta aynı koyulukta yükselirken belli bir süre sonunda taşarak taşarak bardağın içindeki koyu sıvı saf suyla yerdeğiştirmiş oluyor...
bunu gözlemlerken birden bire "hiçbirşey için geç değil" dedim kendi kendime.

ama diğer taraftan da bardağın içindeki koyu sıvıyı sembolize eden ya insanlar olsa dediğimde, tanıştığın her seni insan eski kötülerini kovamayacak ki. dahası aşağıdaki kötüler yeni gelenleri etkileyecek... ben o kötü insanları yoksaymak istiyorum. keşke hiç olmasalardı...

26 July 2010

Arayı açmak...

Evet, nerede kalmıştık... Türkiye'deki tatilim ile ilgili farklı hayaller kurarken, babaannemi kaybetmenin verdiği şeyle (buraya uygun kelime bulamadım) bambaşka bir düzlemde geçti herşey... evet aynen hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. fotoğraf çekmek için kullandığım makinama video kamera muamelesi yaptım bolca... çünkü resimler tatmin edemedi beni ve zamanı yakalama sevdamı... dedemle sohbetlerimi ve anılarımı kaydettim bolca... farkettik ki gidenin ardından en güzel anı onunla olan videolarınız... resimler de bir nebze tuz bassa da yaranıza, izlemek istiyor insanoğlu...

döndük dolaştık geldik yine Londra'ya... her gidiş ve dönüşün barındırdığı "bundan sonra"larla başlayan bol başlangıç cümleleri kazıdım kafama... bakalım ne kadarını başaralabileceğim.

bu aralar gündem yoğun tabi 21 ağustos'da çıkmak zorunda olduğum bir evim beni yeni bir barınak arayışına itiyor haliyle... acılı edebiyat oldu burası... neyse gece gece bu kadar kanırtmasam iyi olacak. masam hala dağınık, yapılması gidilmesi gereken yerlerin broşürleri ile dolu, mektup yazacağım insanların adresleri de önümde...

karar verdim pub'ı da bırakıcam, bardağı taşıran damlalar beni yoruyor artık... sanırım başka iş arayışlarına da başlamam gerek... bir yandan da tez için çalışmam gerek, teknik olarak 9 haftalık bir sürecin içindeyim ve gün başına 459 kelime yazarak 20000 kelimelik tez için iş dağılımını insanı bir şekilde gerçekleştirebilirim ama ah o tembellik...

ey hayat yapacak ne çok şeyim var değil mi? seni seviyorum ama yine de, sunduğun renkler, gösterdiğin yüzler ve atraksiyonların için...

b.

02 July 2010

Nedir bu?



Öncelikle ricamı kırmayıp babaannemi ve dedemi, mutlu bir şekilde hatırlamama yardımcı olacak bu çizimi ile yazımı renklendiren Ahmet Coka'ya teşekkürlerimi iletmek istiyorum.

Ölüm insana gerçek gelemiyor işte... Gidenin uzaklara gitmesi ve sanki bir gün geri gelecekmiş hissini konduruyor kalplere. En son 2009'u uğurlayıp 2010'a girerken görmüştüm onu. sonra hasret kuşu serimize Londra'dan devam ederken nisan ayının başında rüyamda babaannemin bana BEN GİDİYORUM demesi ile irkilmiştim. işte meğerse o zaman vedalaşabilmiş meğerse benimle. 14 haziran'da verilen son nefesi 3 gün daha ileriye alabilseydim belki bir kez daha elinden tutup öpebilecektim ama işte hepsi boş, hepsi laf...

Acınızın başkaları üzerinden size etkilerini çok net görebiliyorsunuz. Dedemin üzüntüsüne, babamın üzüntüsüne de üzüldüğümü farkediyorum. Dedeciğim 68 yıllık hayat arkadaşını yitirmenin hüznünü yaşarken, babam da annesinin gidişine BURNUM SIZLIYOR ACIDAN diyerek veryansın ediyor.

Ben ise sadece rahmetli babaannem gibi NEDİR BU diyorum...

16 June 2010

bitsin artık bu çile, propose edemem bile bilee :)

Gözümden yaş değil uyku akıyor... proposal yazmaya kasıyorum, sıkıldım...yüksek dozda kafeinden midemdeki yanmanın haddi hesabı yok. sabahlama niyetiyle yola çıkıp, eşeğimin çüş demesi münasebetiyle yatağıma yollanacağım sanırım. Nasıl olsa deadline perşembe günü... yarın uzun olacak besbelli...

11 June 2010

şiirsel denemeler ve dedemin doğumgünü

Londra akşamları uzun, keyifli ve serin...
yaprak enflasyonuna uğramış dallardan savrulan
uçucu kar taneleri eşlik ediyor, çayıma, birama, suyuma...
her ne kadar bir gıcıklık olsa da boğazımda,
şikayet etmiyorum alerjik semptomlara.
Bahar sonuçta...
her ne kadar Türkiye'de yaz da olsa...

şiir sevmem, ya da sevmezdim. bilerek isteyerek şiir kitabı alıp okumadım haa biri hediye ederse el mahkum okurum o ayrı... nerden çıktı bu şiir konusu ben de anlamadım yazayım dedim. içi kıpır kıpır olur ya insanın ama bir de buruk. Bugün dedemin doğumgünüydü, ona kart yollamıştık kardeşimle bu haftanın başında... Seviyorum bu ülkedeki her duruma, ihtiyaca göre kart bulunabilmesini... Hemen günün anlam ve önemine uygun üzerinde 90 yazan güzel bir kart seçildi... Dedem 96 yaşında olduğu için, itina ile sıfır rakamı altı rakamına dönüştürüldü... içine güzel bir dörtlük tasarlanıp özenle yazıldı... kartı alan dedem ve tüm aile fertlerinde mutluluk dolu gözyaşları etkisini gösterirken, biz uzakta olanlarda ise burukluk ve özlem kendini hissettirdi... neyseki haftaya şu ödev zımpırtılarını teslim etmeyi başarıp sımsıkı sarılabileceğim dedeciğime...

seviyorum sahip olduklarımı, hayatı, yaşamayı
biz hüzün kaplıyor bazen
uzaklardan derinden
ama biliyorum ki çok içten...

31 May 2010

Virajı alalım bakalım...

Uzun zamandır süre gelen plan program işlemlerimi kısmen hallettim...17 Haziran türkiye biletimi aldım, ardından 8-12 temmuz hollanda, sonra yine türkiye ve 19 temmuz'da ise londra'ya dönüş... start verildi 17 gün ve benim yetiştirmem gereken 3000-4000 kelime arası 3 tane paper... ahah canım o da ne ki derseniz, ben daha yeni başlıyorum öfff öff...emniyet kemeri falan takmıyorum arkadaş, saldım gitti...

16 May 2010

Chicken-Kitchen

Çok yoğun bir geceydi pubda yine. Müşteriler gibi ben de bazen kendimi canlı müziğe kaptırınca hatlarım kopuyor işte. Tıpkı bugün salata sosu soran müşteriye, "I have to check it with the kitchen" diyeceğime "I have to check it with the chicken" diye cevap verdim. Sonra ne mi yaptım, kaçarak uzaklaştım tabii, buna benzer bir hatayı da zamanında bir seminerde konuşma yaparken sökük yerine dikik diyerek, ve didik kelimesini sikik olarak söylediğimi zannederek, utancımdan gülme krizine girmiştim sahnede... tüm katılımcılar bayan olduğundan utancım bir nebze de olsa azalabilmişti ama yine de çok kötüydü çook :)

14 May 2010

orada olduğunu bilmek/unutmak/farketmek :)

Bazen birşeyin nerede olduğunu bilip unutursun ya, işte öyle zamanlarda, yani unuttuğun zamanlarda, olması gerektiği yerde onu aramasını bilip, orada olduğunu görüp mutlu olmalısın... kısaca gözlüğün aslında başının üzerindedir ve sen gözlüğünü ararsın, ama bir hamleyle elini başına götürüp onu orada bulduğun zaman... işte o zaman gülümsersin :)

08 May 2010

pms etkileri...



"yaşlanıyoruz yaa ne olsun :) öğrencilik ve hayata boşvermişlik var sanırım artık. ben de umur alanımı daralttım o yüzden pek umursamıyorum, ya da umursamadığımı sanmaya zorluyorum amaaan ne olsun işte, çikolatasızlıktan kaynaklanan endorfin eksikliğinde ortaya çıkan tüm defectleri bünyemde bulunduruyorum ne diyim daha."

tüm bunların sebebi pms. ben masumum ihihi

07 May 2010

Etkilendim...

Barda part time çalışmaya başladığımdan bahsetmedim değil mi? bu uzun bir konu kısaca geçiştirmek istemem bunu. neyse konumuz ise 19 yaşındaki Avustralya'lı Heath'e soruyorum, planın ne dostum? bu yılı Londra'da geçirip, sonra Kanada'ya eski kız ardakaşımın yanına gidip orada master yapmak istiyorum diyor. Diyorum ki dostum emin misin exden next olmaz derler, ya da buna deyeceğine inanıyor musun? EVET diyor kesinlikle... ne kadar ilginç değil mi kimileri eski ilişkilerine ne kadar da ... buraya sıfat bulamadım ama takdir belirten bir sıfat iyi giderdi diye düşünüyorum. etkileyici işte ya da ben yaşlanıyorum sanırım :/

03 May 2010

Bu ne şimdi...

Vietnam lokantasında garson kıza bayanlar tuvaletinde tuvalet kağıdının bittiğini söyledim... OK dedi. ben masama döndüm tam bir fondipin ortasındayım, hatun kızımız elinde bir tuvalet kağıdıyla bana doğru geldi ve elime tutuşturdu tuvalet kağıdını... bu ne şimdi dememe kalmadan 'high' olmanın etkisiyle "cheers" dedim, sanki çok normalmiş gibi elimdeki kocaman rulo tuvalet kağıdıyla tuvalete gittim... dahası tuvalette zaten bir rulo tuvalet kağıdı olduğunu farkettim... of ya özetle rezil oldum. tabi chopstickle sigara içmem de cabası... durun bir dakika yaw ben hayatımda sigara içmedim, sigaradan da nefret ederim. iyi geceler :()

11 April 2010

Sonunda izledim:ISSIZ ADAM

Blog canmış meğer...
Gecenin bir yarısında ses etmek istediğinde sessizce beni dinleyenmiş...
Söylesem güler misin, yoksa "tipik sen" mi dersin bilemiyorum ama üzerinden zaman geçmesine ve popülist yaklaşımlara olan antipatim nedeniyle izlemeyi reddettiğim ISSIZ ADAM filmini an itibariyle izlemiş bulunuyorum. İşin garibi ilk defa bir filmi izlemeden IMDB'de oy verdim... tahmin edersin ki 10 verdim. Ama oy vermeden önce de IMDB'de 10 üzerinden 7.1 alan filme, izleyenlerin verdiği oyların cinsiyet ve yaşa göre dağılımlarını inceledim. 45 yaş üstü bayanların kullandığı oylara dikkat çekmek isterim. Eh tabi haliyle tüm terkedilen kadınların istediği senaryo gerçekleşmiş filmde.
Niye filmi izlemeden oy verdiğim tartışılır elbet, ben de anlamış değilim niye oy verdim. İngiltere'de genel seçimler yaklaşıyor ya ben oy kullanamayacağım için önüme çıkan her yerde oy veresim geliyor herhalde. eziklik işte...
sanırım benim hayatım için "çok güzel hareketler" yerine "bir dizi anlamsız hareketler" bütünü ya da parçacıkları ifadesi yerinde olabilir. BABAM ve OĞLUM filmini sinemada izledikten sonra EGEsel faktörler dolayısıyla ÇAĞAN IRMAK'a hayran kalmıştım. (İzmir'i özledim sanırım neyse...)
Ya ne alaka kura bugüne çıktı. Ben kendime mani olmaya çalışıyorum çünkü neden izlediğim herşeyin etkisinde kalıyorum, kendime dert ediniyorum, karakterleri kafamda belli bir süre yaşatıyorum, konuşturuyorum. hatta bazı durumlarda "hah işte o böyle yapardı" diye düşünüyorum... çok düşünüyorum sürekli düşünüyorum. işim olmadığından mı? tabi ki hayır, ama nedenini bilmiyorum. sırf bu yüzden roman okumadım uzunca bir süre... işte o boşlukta da SOFİ'nin DÜNYASI çıkmıştı, lise sondaydım. felsefeye bulaştım... ama orada da daha çok düşünür oldum ama en azından duygusallıktan uzaklaşmaya çalıştım. Ah bak laf lafı açıyor işte... İlkokulda Gülten Dayıoğlu'nun MİDOS KARTALININ GÖZLERİ diye bir kitabını okumuş ve Gülten Dayıoğlu'na mektup yazmıştım. adresini bilmiyorum tabi, zarfın üzerine GÜLTEN DAYIOĞLU yazdım cevap bekliyorum. Kitap bitmişti ama ben ona sorularımı göndermiştim. uzunca bir süre cevap gelmesini bekledim ama nafile... işte ilk hayal kırıklıklarım...
Cumartesi gecesi bir ISSIZ ADAM'dan nerelere geldim... esas konu derin ve klişe olduğu için hiç ona girmiyorum bile. neyse sanırım bu yazı burada bitmeli ve ben uyumalıyım...
İyi geceler.

09 April 2010

Meksika Yemeği ve Bereket Duası




Yer: Tequila Tex-Mex

Açlıktan gözü dönen gençler uzun zamandır gözlerine kestirdikleri Meksika lokantasına gitmeye karar verirler. Özellikle bütün bir gün aç kalınıp, akşam yemeğine saklanan iştahlar itina ile açlıkla terbiye edildikten sonra hedeflenen yere varılır.
Meksika yemeklerini uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok, burada değinmek istediğim önemli bir konu var.
Oturduğumuz masanın hemen arkasındaki duvarda gözümüze çarpan Bereket Duası ve Nazar boncuğu bizi bizden alır elbette... Çalışanların İtalyan, İspanyol ve Brezilyalı olduğu, buram buram Meksika kokan bu yerde gözümüze çarpan şey ile eheheh hübele hebele muhabbetine giriş yapılır. (Yukarıdaki resimde görülen amcamızın sol üst köşesinde sözü edilen bereket duasını ve nazar boncuğunu bulabilirsiniz. ne yazık ki kendim resim çekmedim bizzat kendi sitelerinden aldım :) (ay bu arada gülen yüz ifadesi ile parantezi kapatmaya bayılıyorum böylelikle bir taşla iki kuş vuruyorum, fırsatçı mıyım neyim neyse konuya dönelim :)
Sosyal kelebeğim ya insanlarla konuşmadan duramıyorum, hemen bu işin sırrını çözmeliyim diyerekten yemeklerimizi servis yapan sevimli kızımıza konuya giriş yapabilmek adına muhabbet mezecikleri ürettim :) işte kızımız İtalyan, zaten bozuk ötesi ingilizcesinden buram buram belli ediyor nereden geldiğini ama ben İtalyanları severim yani neyse o ayrı konu :) kızımızdan alıyoruz detayları bir bir... Mekanımızın sahibinin eşi Türk'müş meğersem. Sanırım ismi ya Gülce ya da Gülçin imiş... (bu isimlerin telafuzu bir İtalyan tarafından yapıldığından ancak 2 ihtimal olabilir değil mi)
Ama ama dahası mekan güzel, kokteyller daha da güzel... Tam tamına 200 çeşit shot vardı menüde... dene dene bitmez yani :)

08 April 2010

Saçma saçma saçma

İngiltere... demokrasi... özgürlük. Türbanlılara laf yok, kapkara peçelilere laf yok. Ama ama hoodie'lere (başlıklara) kıl oluyorlar! Şaka değil gerçekten de öyle... Ne zaman bir alışveriş merkezinin içine kafamda sweatshirtümün başlığı olarak girmiş olsam, arkadan güvenlik görevlisi geliyor "Excuse me bla bla bla" diye başlıyor, başlığı çıkarttırıyor, neymiş efendim YASAKMIŞ...
Yaw ne mantıktır anlamıyorum, etrafa bakıyorum Arap hatunlar simsiyah kara çarşafla dolanıyor; gözleri bile zar zor görünüyor, adam gelmiş benim başlığıma laf ediyor... Bir değil iki değil, aynı yerde de değil, farklı zamanlarda farklı alışveriş merkezlerinde uyarıldım. sadece ben de değil, arkadaşlarımın da başına geldi... Bu saçmalık değil de nedir şimdi? Biri bana açıklasın gerçekten...