30 March 2011

Kitaplarım :)))

Obliquity – Why our goals are best achieved indirectly

A Little History of the World

Connected: The Amazing Power of Social Networks and How They Shape Our Lives

 

Reklamlar sona erdi... hadi bakalım şimdi biraz sepeti dolduralım :)

Vizesiz Olmaz maz maz...

Eveet. Günlerdir ve hatta belki aylardır beklediğim çalışma vizesi başvuru sürecinin sonuçlanmasına az kaldığını umduğum zamanlara girebildim. Bugün itibariyle başvurumuzu postaya vermiş bulunuyoruz. Home Office bu süreci 7 hafta olarak belirlemiş olsa da etrafımda başvuru yapan arkadaşlarımdan öğrendiğim vizelerini 2 hafta içinde aldıklarıydı. Şimdilerde kağıt işlerini tamamlamış olmanın hem hafifliği hem de ağırlığı var diyebilirim. Bu sürede iş aramalarıma hız vermeyi planlıyorum ama bugünlük kendime off veriyorum. Yine çook uzun zaman ihmal ettiğim  CD ve kitap eşlemelerime geri dönüyorum. Yeni CD'ler ve kitaplarla kendimi ödüllendirdim... serde maymun iştahlılık olduğundan mıdır nedir hepsine de aynı anda başladım :) hadi hayırlısı...

27 March 2011

BUDGET CUTS in UK...








Londra haftasonunda çok hareketli zamanlar yaşadı... 8 yıl öncesinin Irak savaşı protestolarından beri en fazla katılımın beklendiği bütçe kesintilerine itirazlar, öğrencilerin ve çeşitli meslek gruplarının katıldığı miting ile dile getirildi. Ben de bunlardan nasibimi aldım. Big Ben tarafına geçitler kapatıldığı için Thames nehrinin karşı kıyısından, protestoculardan objektifime takılanları paylaşmak istedim...

21 March 2011

Taşınmalar arasında...

Uzun zamandır yazmak aklımda ama yerleşik düzende olamamanın verdiği düzensizlik ve zamansızlık sebebiyle yazamadım. Dün hem bir zamanlar haber alamadığım için üzüldüğüm en yakın arkadaşımdan hem de bloğu takip eden small button'dan "iyi misin" diye mesaj gelince hem sevindim hem üzüldüm hem de kendime çok kızdım... O yüzden de sabah ilk iş olarak uzun uzun yazacağım dedim. Öncelikle düşünülmek güzel şey, teşekkürler cidden. çok mutlu oldum ama bu sessizliğim için de kendime çok kızdım.
Aslında 21 Şubat'ta tekrar Londra'ya dönmüştüm. Ama ne dönmek... ev taşınacak, kardeşimin yeni evinin işleri ayarlanacak, pasaporta başvurulacak, çalışma vizesine başvurulacak, iş bulunucak (en zoru da bu sanırım), çok yakın dostlarım gelecek beni ziyarete... liste kabarık. o kadar hızlı geçti ki zaman, insan yazarken TO DO listesinin yanına tick atıyormuşcasına bir çırpıda yazıveriyor sanki ama o anın içinde bu işleri nasıl yapacağınızın korkusu sarıyor sizi.
Londra'daki ev, kontratın 19 mart itibariyle dolması suretiyle itina ile teslim edildi. Ama ne teslim edilmek, kendi oturacağım evi bu kadar temizlemedim diyebilirim. Burada ev kiralamanın ciddi bazı yükümlülükleri var. Hele eşyalı ev kiralıyorsanız, evin ve eşyaların durumunu eve girmeden önce ev sahibinden ve kiracıdan bağımsız bir şirket çalışanı gelip raporluyor. Tamam Türkiye'de de evi nasıl bulduysan öyle teslim edeceksin mantığıyla aynı belki ama ev hakkında 30 sayfalık bir rapora imza atılıyor. Ve rapor inanılmaz detaylı. Mesela diyor ki "giriş kapısının sağ alt köşesinde çizik var", yok efendim duvarın bilmem nereleri lekeli... vs vs... eşyaların durumu, çatal bardak detayları, ıncık cıncık... uzun lafın kısası bu rapor doğrultusunda alacağınız depozito miktarı saptanıyor. Umarım bir aksilik olmadan depozitomuzu da alacağız. Hele bir önceki ev sahibimizden yaşadığımız kötü macera sonunda bu kadar detaylı olması da ayrıca stres sebebi olmadı değil hani... neyse bu sefer işler daha profesyonel ilerledi diyebilirim. Kazık yiye yiye yememeyi öğreniyor insan.
Şimdi ise Londra'dan Colchester'a taşındım, kız kardeşimin yanına. Ben bir iş bulana kadar ve çalışma vizesini de alana kadar onunla beraber olmayı planladım. Ama ne olur ne biter hiç bir fikrim olmadığı için böyle biraz karambole yaşıyormuşum gibi hissediyorum bazen. Kafam o kadar karışık ki... Hele geçenlerde metroda, karşı koltuğumda oturan, hiç tanımadığım bir insanın bana " bu kadar fazla düşünüp, kendine dert etme" demesiyle şok oldum... O kadar belli mi yaw düşündüğüm diye de kendime dert edindim, sanki eldekiler yetmezmiş gibi... Şükretmek lazım aslında herşeye rağmen üstesinden gelebilip, yeni doğan günü görebildiğimiz için. Birinin bana bazen hatırlatması gerekiyor işte.
Şimdi kabaca bir yazı oldu, fırsat buldukça arada olan komik sevimli olayları da paylaşacağım.
Teşekkürler Selocum ve small button nose... :)))

07 February 2011

Veda

Nefes dediğin bedeni terkedince uzaktan kumandası yitirilmiş araba gibi kalıyormuş insan.
Ölüm de cansız bedenin yerini özleme bırakmasıymış meğer.
Hadi "dedeme" telefon edelim deyip de o telefonun bir daha hiç açılmayacak olmasıymış.
Resimlere bakıp bakıp öldüğüne inanamamakmış...

96 yaşındaydı dedeciğim... okuyanlar için kimisine eh zamanıymış dedirtse de her ölüm erken benim için... o benim hayat kahramanımdı.
6 yaşındayken ilk mektubu yazdığım, dert ortağımdı.
Şimdi sevgilisine kavuştu. Babaannemin kaybından sonra görevini tamamladığını düşündü ve sessizce 7 ay bizi vedasına hazırladı. Giderken de "allahaısmarladık, iyi ölmeler iyi ölmeler" diyerek gitti.
Gideli 11 gün oldu bile. Tam kendine yakışır biçimde gitti, bile bile ve eğlene eğlene...

Uzakta olmanın dezavantajı kendini gösterdi yine
dakika farkıyla yetişemedim son nefese
meğer son randevumuz morgda olacakmış kendisiyle
uyurmuş gibi yatarken dedem sedyede
hoşçakal diyebildim sessizce

söyledikleri kaldı geride
"ayrılık olacak ki kavuşmak olsun" diye
avuturdu beni her gidişimde...

21 January 2011

merak ediyorum da... vol.2'ye düzeltme :)

yaşasın demek istiyorum bağıra bağıra... evet biraz ben paranoyakça davranmışım, can dostum, canımcım çok yoğunmuş... yeni yeni canlandırdığı işi için çok heyecanlı gelişmeler içerisinde şu ara, ilerleyen günlerde paylaşmayı düşünüyorum burada, bizi takipleyin... gelsin enerjiler, gelsin pozitiflikler, hadi bakalım silkelenip yeniden başlayalım... başlamak gibisi yok değil mi?
dün uzun bir aradan sonra skype'da görüştük... bu skype mükemmel yani tamam yüzyüze görüşmek gibisi yok tabi ama arada mesafeler varken skype'dan iyisi yok. o kadar iyi geldi ki konuşmamız, resmen canlandım... işte dost işte can :)


kısa bir update vereyim hemen; tezin sonuçları belli oldu. MBA olayımız başarıyla tamamlandı, sıradaki olayımız ise ingiltere'de çalışma vizesini alabilmek ve güzel bir iş bulabilmek. kafam o kadar karışık ki... ama içinde bulunduğum çemberde sorunlarıma odaklanıp koşturup durmak yerine olmasını istediğim şeyleri düşünmek için zorlayacağım kendimi. hayat güzel ve kısa. söylenmek yerine onu sömürmek onunla bir olmak, kaynaşmak lazım.

Yazmam gereken bir sürü konu konser etkinlik olayı var aslında ama sanırım bugün yapamayacağım bunu. web browserımda açık duran milyonlarca iş sayfası tab'leri gözüme gözüme girerken bu konuları heba etmek istemem. öyle işte, güzel keyifli bir cuma :))

14 January 2011

red bike

carnaby street-london

11 January 2011

2011 ne getirecek?

yeni yılın ilk gribal enfeksiyonu bünyeme hayırlı uğurlu olsun diyerek kağıda kaleme sarılıyorum. Bitmek bilmeyen monologlara ancak sen deva olabilirsin. yeni bir yıl yeni umutlar geyiklerini noel baba ile bir sonraki yıla kullanılmak üzere uzaklara göndermiş olsak da yine onları kullanıyor olacağımız gerçeğini değiştirmiyor hiçbiri. Evet yeni bir yıl ve bir sürü değişiklik kapıda. En önemlisi de sanırım burada bir hayat kurup kuramayacağım. Aktif olarak iş arama sürecini başlatıp bu sürecin gelgitlerine ne kadar dayanabileceğim. A,B,C ve Zye kadar uzayan zilyon olasılıklı planlardan hangisi ile tünelin sonuna ulaşacağım? hepsi muazzam bilinmezlerle dolu denklemime hoşgeldiniz...
yıla kalabalık ve hareketli bir giriş yaptım sanırım... eğlenceli ve neşeli bir grup ile AHBABB grubumuz hizmete girdi... bir süreliğine de olsa kendimizden ve yapmak zorunda olduğumuz işlerden uzaklaşabildik. Ama el ayak çekilince yine kaldık biz bize, kendimize... belirsizliklere söylenmiyorum çünkü hayatın en belirli olduğunu düşündüğün anda bile belirsizliklerle dolu olduğunu biliyorum ya da kendime hatırlatıyorum. Şu anda ihtiyacım olan şey bir işe girip kendimi n-1 belirsizlikle bırakmak :) ne de olsa n-1 < n değil mi? (every penny helps)

merak ediyorum da... vol.2

uzun zamandır ulaşmaya çalıştığım ve ses alamadığım bir arkadaşımın bana kızıp kızmadığı küsüp küsmediği paranoyasından nasıl kurtulabilirim. salmalı ve serbest bırakmalıyım sanırım... yok yere acaba birşey mi yaptım da bana cevap vermiyor, aramıyor, sormuyor diye düşünmekten kendimi alamıyorum.
:(((

26 December 2010

merak ediyorum da...

yok başlığa bakıp öyle derinlemesine kafa yoruyorum zannetme sakın, ama merak ediyorum...
mesela evli ve evli olmayan (bekar deniliyor değil mi ama evli olmayan demek daha doğru) arkadaşlarımın facebook profilleri arasında bir inceleme yapıyorum. Gözüme çarpan ise evli olanların, profil resimlerinin iki kişilik olması... evli olmayan ama evlilik yolunda olanlarda da bu böyle... evli olmayan ama ilişkisi olduğunu belirten grupta karelerde hep tek kişi var. O zaman insanlar evlenince bireysel facebook profillerini kapatsınlar, iki kişilik yeni bir account alsınlar... cyber space'de arazi sıkıntısı yok şimdilik ama olsun green potitikalar sanal alem için de geçerli olabilir...karbondioksit salıyorsunuz sanal aleme, karbon ayakizleriniz kirletiyor sanal alemi, haberiniz olsun...
neden takılıyorum buna diye sorguladım bunu? cevabım şu sanırım; evlenince birden bire sevgi kelebeğine, dürüstlük timsaline bürünen insan heykelleri... acaba evlenmeden önce, kaç gişeden kaçak geçtiniz? köprüden önce son çıkış nağmeleriyle kimbilir hangi semtlerde durdunuz... ne gerek var birden superman ya da superwoman kesilme ayaklarına? erkeklere nazaran kadınlar bu namus oyununda biraz daha arsız sanırım...
sonra sonra sevgililer-karıkocalar arası facebook duvar iletişim örnekleri de komik... evli olsun olmasın ikililerin aralarındaki paslaşma hızı müthiş, sanki tek bir beyin, hem söyler hem yazar, AŞKIM LIKE LIKE LIKE... evet hayatım ÖZLEDİM...
merak listeme bir ek de şu; birinin eski resimlerini görmek hiçbirşey ifade etmezken yepyeni görmediğim hali felç sebebim.... nasıl iş bu? açıklama olarak da, varolan arabanız sizi etkilemez, bilirsiniz herşeyini, tam olarak sizin işte... ama yeni caziptir, bilinmezdir... canı cehennemedir... her çirkin araba siyah beyaz resimde güzeldir... çünkü anlamsız objelerin mantıklı gölgeleri olabildiği için yüzünde orantıdan nasibini almamış uzuvlara siyah-beyaz iyi gelir, kapatır...

bugün christmas idi... in-cin top atan sokaklar ve pazar günü sendromunu sevmediğim için bu sakinliği ve tüm şehrin kapalı olması durumunu da sevmiyorum...
neyse bak ne dinliyorum ilaç gibi... Doves - The Man who told everything



Get out of bed, pick up the phone
Time to tell the press
Say to myself, I can't do no-one else
There's a whole world outside

I'm gonna tell it all
I'm gonna sell it all
I'm gonna sell
Get out of bed
Come out and sing
Blue skies ahead
The man who told everything

And I feel, like I'm losing my head
I didn't mean to stay
Lives have been wrecked, and I've picked up my cheque
Catch a plane out of here

I'm gonna get out of here
I'm gonna get out of here
I'm gonna sell
Get out of bed
Come out and sing
Blue skies ahead
The man who told everything

hadi bakalım masmavi gökyüzü bizi bekler mi beklemez mi?

19 December 2010

Erik Truffaz - Let Me Go / feat Sophie Hunger



This is my freedom,
This is my voice,
My piece of Eden,
My blind-eyed choice.

These are my movements,
These are my arms,
This is my trumpet,
These are my... drums.

Let me go (*2)
Let me go (*2)

This is my moment,
Again and again,
I'm not existing,
I have never been !

I am my future,
I'm on my way,
Forever forever,
Let's play, let's play !

Let me go (*2)
Let me go (*2)
----------------------
Sözlerine özellikle yer vermek istedim çünkü bu aralar içinde olduğum durumu iyi anlattığını düşünüyorum. Ayrıca bu güzel şarkıyı bana hediye ederek mutlu olmamı sağladığı için Ahmet Coka'ya da teşekkürlerimi iletiyorum. Günün hatta haftanın müziği benim için budur :)

17 December 2010

09 December 2010

Evet-Hayır

Eğer benim gibi insanlara "hayır" demeyi başaramayan ve sevmeyen gruptaysanız, derdinize deva ilaç gibi bir replik öğrendim bugün...
Başrolde Linda'nın olduğunu söylememe gerek yok bile sanırım....
"Hayır demeyi bilmiyorsan endişelenme; sana hayır demiyorum sadece kendime evet demek istiyorum"
(I want to say YES to myself, don't take it as NO :)
iyi geceler :)

05 December 2010

susam sokağı beyne karşı mıdır?

beyin enterasan bir organ... henüz anlayamadım, tanıyamadım ve teşhis edemiyorum benimkisini... ne renk acaba? kızınca neler oluyor ya da mutlu olunca? alkol olunca nasıl oluyor? ağzı burnu kayıyor mu? bir sürü sorum var ona? okuyor şimdi bunları nasıl olsa... göz ajanlar onun hizmetinde... aslını sorarsan parmak ajanlar da onun diktasında... ben dediğim şey aslında benim beynim... sen de senin beyninsin. aslında hepimiz beynimiz kadarız ama onu bilmiyoruz.
şimdi sayın beyin, herşey senin kontrolünde ya bu yazılanlar bile, o zaman söyler misin bana nasıl gidilir susam sokağına?
evet yanlış görmedin, ben susam sokağına gitmek istiyorum. alfabeyi yeni baştan öğrenmek ve bazı harf kombinasyonlarına hiç maruz kalmamış olmayı istiyorum. ya da o harf kombinasyonlarının benim literatürümde farklı anlamlar bulmasını istiyorum. dünyayı değiştirmek istiyorum. bilmem anlatabildim mi?
karlı yapraklar arasına gizlenmiş kırmızı çiçekle mutlu olabildiğim gibi beni mutsuzluğa iten o harflerden sıyrılmak istiyorum. başka bir varlığın varlığından huysuzluk duyacak raddeye geldiysem söyle o ajanlarına ne yapıp ne edip beni bulsunlar susam sokağında... ben alfabeyi yeniden öğrenmeye gidiyorum...
linda'nın dediği gibi "yaz yaz yaz ki beyninden geçenleri anlayabil"... bilmem anlatabildim mi??
bu yazının şarkısı da Beatles'dan gelsin; çalıyor bak duyuyor musun, kulak ajanlar da devrede:
ALL YOU NEED IS LOVE.... pap pa raraaraa
yaaa anladın mı şimdi?

27 November 2010

geçip giden zamanlar...

yazı ile müzik kahve ve su gibidir... olmazsa olmaz, yani en azından benim için. başlık seçimlerini müzik etkileyebilir... tıpkı bu yazıya başlamamı sağlayan Mirkelam'ın Hatıralar şarkısı gibi...
küçükken yazlık akşamlarında bağıra bağıra söylerdik bu şarkıyı, epey de dalga geçerdik... çocukluk işte... hatta şöyle bir huyumuz da vardı... şarkı sözü ne diyorsa onun tam tersini söyleyerekten şarkı sözlerini kendi kafamıza göre modifiye ederdik.
tez bitti nihayet, ileride geçip giden zamanlarınımın bir kısmında bahasedeceğim bir anı olacak nihayet. sıradaki gelsin bakalım diyorum. büyük konuşmaktan korkarım ama akademik açıdan bu kadar yeter diye düşünüyorum. ileride işleri yoluna koyup ancak felsefe masterı yaparım diyorum ama bu çoooook çook sonra olursa olur... öncelik iş kurmak ve hayatımızı bir tekere oturtmak... ahah hayat bir tekere nasıl oturur? işte tüm mesele ve iç sıkıntılarına sebebiyet veren ana sorun bu...

18 October 2010

pantone

Farkettim ki karşıya  bakmak bana birşey katmıyor. Bir kalem bir kağıt, başımı eğmek... işte başlıyorum yazmaya... delirmedim hayır, bilgisayarsız hayat düşünemiyorum ama kağıdı ve kalemi özlüyorum. bol mektup yazdım, gönderdim sevineceğini düşündüğüm insanlara... gelen cevapların ilk satırı hep aynı duyguyu ifade ediyordu...

"nasıl olsa faturadır" diye elimi attığım ve her zamanki gibi kapıyı açtığım...

itiraf etmeliyim ki insanları şaşırtmayı, şaşırtırken sevindirmeyi ve eğlendirmeyi çok seviyorum... soytarılık aslında benimkisi... vakti zamanında "ben seni eğlendiririm" diyerek birinin hayatına girip sonra da "seni sevip sevmediğime emin değilim acaba istediğim sen misin" diye de gönderildiğim, iyi de şimdi bunu niye hatırladım dediğim vakumlu poşet dönemlerime hoşgeldiniz... Fonda sizlere Bob marley çaldığını da belirtmeliyim hani...

biraz da ilgi manyağıyımdır hani... ilgiyi pek severim. ama bu "aman tanrım en güzeli benim, bana bakın" tarzında değil, böyle değişik... sevgi obezi diyelim...
hani herkes beni sevsin, trende karşımda oturan teyze bana gülsün, yolda giderken hiç tanımadığım biri için karşılık beklemeden birşey yapayım o mutlu olsun, e tabi beni o an için sevmesi yeter...
bir de ben sevmeyi çok severim...
gerçekten bazen içimdeki sevgi ve enerjinin fazla geldiğini düşünüp ne yapacağımı şaşırırım...
herkesi herşeyi severim de ben bir kendimi sevemedim sanırım... hiç sevmem. yani bir ben var benden içeri, ne ben bilirim ne o beni.. öff böyle demiyordu usta ama affet beni, benim kafam bozuk demeyelim de kafam... sıfatımı kaybettim hükümsüzdür...

oh be referans verme kaygısı gütmeden, plagiarism derdi olmadan sallamak ne güzelmiş...
bir yandan da gözyaşı lensinden dünyayı görmek ve anlamak, tavsiye ederim... en doğal lens, hem de hepsi bir arada... ne diye mavi lens alacaksın. tak gözyaşı lensini, hepsi bir arada hizmet ayağına gelsin... hiç anlamam zaten saçının gözünün rengiyle derdi olanları... değişiklik arayışı değil mi? çok sıkılırız kendimizden, ne yabancıyız oysaki ona? hepimizde var o ama hem birbirimizden hem de kendimizden sıkılırız. ben ağlamayı da severim kardeş. ama kimse yokken ya da kalabalık da ağla ama yanında kimse olmasın.. bak işte aklıma geldi 2 sene önce kordon'da tam da alsancak vapur iskelesi'nin orda... oturmuşum bir banka... gözyaşı lenslerim geldi kutu kutu... hava da güneşli oh insanlar da kalabalık telaşlı.. kimse siklemiyor yani beni tabir-i caizse... ama ne oldu, kocaman bembeyaz bir sokak köpeği geldi tam ayağımın üstüne oturdu... şaka gibi? inanmazsın ama gerçek... bak düşündükçe hala bir mutlu ve hoş olurum... hayat işte doğal lensleri kullanırsan sana süprizler de gönderiyor.

bir de fotoğraf çekmeyi, bisikletleri, yemek yemeyi çok severim... yani arabam değil bisikletim olsun isterim... izmir i ve istanbul u çok sevmeme rağmen nerede yaşamak istersin sorusunda hep aklıma ilk hollanda gelir... ne eğlenmiştim ben o exchange'de... hollanda denilince öyle amsterdam değil isteğim, kenarda kıyıda köşede kalmış şehir, nijmegen.... bisiklet=özgürlük... londra'da tırsıyorum o yüzden uzaktan sevmekle yetiniyorum... işte ilerisi için bisikletimin olacağı bir yerde yaşamak istiyorum ben... hele sarhoşken bisiklete binmenin tadı hiçbirşeyde yok, saoğuk hava ile ayılmak master card kankalarla halt etmiş dedirtir adama...

mesaj kaygısı güderdim ara ara... lizbon'da bir ara cebime bir mektup sokuşturmuştum, amerika kıtasındaki dallamaya gidemesin aslında ama ben içimi dökeyim, hazır yakınız da diye.... yapmadım tabi, yapacakken otobüs durağına ayağı sakat 3 tanımadığım zenci yanaştı, onlara yer verdim, üzerine akşam evlerinde yemek yedim... eh deli miyim, yooo insanlara güvendim... her zaman kazançlı çıkmıyorsun ama bu olumlu bir deneyimdi... oturup hep birlikte gözyaşı lenslerimizi giydik o gece... onlar kadınlardan dertli ben amerikadaki dallamadan...çok lazımdı şimdi bunlardan bahsetmek, muazzez ersoy nostalji serisi yapınca patladı acaba ben de bu nostalji serisiyle bomba bir çıkış yapmayı mı istiyorum içten içe nedir, dedim ya bilmiyorum işte... deli saçması..

bu gece benim gecem... konuşacağım anlatacağım bir bir... insanın yattığı yerden gökyüzünü görmesi şart... isterim ki uyuduğum yerlerden hep gökyüzünü göreyim... konformuş, büyüklükmüş istemem, bilakis çift kişilik yataktan nefret ederim, yerde yatmaya ve deniz yatağına bayılırım... büyük yerleri sevmiyorum işte...ama denizmiş okyanusmuş onlar ayrı.

tez bitmedi usta, yapmıyorum ki bitsin... sıkılıyorum ya herşeyden ben, bundan da sıkıldım işte... ay sonunda yolculuk var ülkeme... biliyor musun ne yapmak istiyorum... tabi ki bilmiyorum.... karar vermeye kararsız bir insan var karşında...bu kadar belirsizlik zengini denklem dünyamda bazı sabitler var ki silip atamadığım.... ah o integrallerdeki sabit yok mu o sabit... kurtulamadım bir o sabitlerden... sevmezdim ben integrali usta, ben türevi severdim.. adı bile güzel türev...

hah bir de bazı insanlar var, çok tanımadan tanıyormuşum gibi sevdiğim, gözlerinin içine bakınca gözyaşı lenslerime kavuştuğum... işte ben o insanları arıyorum, çok seviyorum onları daha tanımasam bile ilerde tanışacaklarımı düşünüp mutlu oluyorum... hatta daha tanışmadığım insanlar için bile sevgi besliyorum...

bu arada bizim hope aldı başını gidiyor, çiçekler gelsin şipşak burada...
gitmeden önce diyelim ki "ayşe fatma hayriye, haydi çifte telliye"...

17 October 2010

tez yazmanın homo sapienlere zararları vol.1....

bitsin artık bu çile
distinct olacam bile bile
neslim tükenirse hele
bunun sebebi tezden bilinee

08 October 2010

İstanbul'a kış Londra'ya da yaz geldi...

İstanbul ile Londra'nın havası arasındaki ters orantı tezim artık doğrulandı... İnanılmaz bir güneş ve aydınlık bir gün... ve ben tez yazmak üzere evdeyim... haksızsın :(

06 October 2010

Batının mat olduğu anlar...

Hani hepimiz gavuru takdir eder, yurt dışında gördüğümüz herşeye ayran budalası gibi hayran hayran bakarız ya, bazen öyle şeyler oluyor ki istemeden "şu anda İstanbul'da olmak vardı anasını satıyım" şarkısını söylemeye başlıyorsunuz.
Üniversiteden bir arkadaşımın Londra'da başına gelen olay da bu tezimizi destekleyecek nitelikte... Arabasına dün gece hırsız giriyor. camı kırarak girdiği için her yer kan revan... hırsızın sert bir cisim kullanmak yerine kendini kurban etmesi de ayrıca tartışılacak bir konu ya neyse... biz mağdura dönecek olursak, sert bir cisim kullanmayı akıl edemeyen salak hırsız Tomtom'u çalıyor. sabah bu manzara ile karşılaşan arkadaş haliyle polisi durumdan haberdar etmek üzere aradığında, polisin tutanak tutmak üzere geleceğini hayal ederken kendini, polisin "kanıt var mı, kanıt?" sorusuyla, bizzat polisin yapması gereken işi yaparken buluyor. (şimdi daha iyi anlıyorum CSI gibi dizilerin niye revaçta olduğunu, kendi kanıtını kendin buluyorsun, bunu okulu da olmadığına göre eh diziler sağolsun) ama sağolsun polisler kan izi olduğu için çocuk yaşta bir kızcağızı da örnek almak üzere yollamışlar en azından. işte batının da mat olduğu an budur benim gözümde ama belki benim şark kafamla çözemediğim bir ileri medeniyet unsuru olabilir bu prosedürler zincirinde. Sizce nasıl?