Yalnızsam eğer şimdi
hadi uzatsan elini, gelsen geri
sever miyim seni eskisi gibi
özlüyorum belli
seni mi yoksa beni mi?
kafam güzel anladım ki ben MERLOT seviyorum. bir yandan da "sigaramın dumanına sarsam seni" çalıyor "ezginin günlüğü'nden"... ben de ne diyorum "sigara içmem hatta nefret ederim ama sigaramın dumanına sarsam saklasam seni demek isterim :/"...
23 September 2010
Afrikalı dostum
İşaret kaygısı güden yazar okuduğu kitaptan sonra kendisine Afrikalı bir dost edinir. Olaylara farklı anlamlar yüklemek istemiyorum ama geriye sarıp düşününce örtüşen, kesişen kümelerden de etkilenmeden edemiyorum. Afrikalı dostumdan bahsetmiştim size, ufak tefek, beline kadar simsiyah dalgalı saçları hiperaktif kişiliği ile tam bir aslan ve enerji yumağı...
burç manyağı değilim ama burçların dünyayı 12 grup insana ayırmasından ziyade, bölmüş olduğu kişilik gruplarındaki ortak özellikleri ile ilgilenmek hoşuma gidiyor. yani insanları ayıran sınırları sevmesem de ayrılmış sınırlar içindeki ortaklıklar ve sınırlar arası alanlardaki ortaklıklar ilgimi çekiyor. özetle sen ben farklıyız belki ama ortak yönlerimiz ne? ayrıca aslan olanları hissediyorum artık resmen, enerji düzeylerinden olsa gerek :)
konu burçlar değil elbet... konumuz oturduğum evin tam karşısındaki emlakçıda çalışan ve hukuk okuma isteğiyle yanıp tutuşan afrikalı dostum linda ile söyleştiklerimiz... bu sabah yine "tezin için ne yaptın" sorusuna makul cevaplar verebilme isteği ile güne başlamıştım ki birden aklıma "dereotlu poğaça" yapma fikri geldi... küçükken lakabım "boş işler müdürü" idi... sevgili anneciğim beni evdeki boş işler departmanında müdürlüğe layık görmüştü halbuki benden CEO bile çıkardı ya neyse :)
ben genelde midesel gıdalar üzerinde araştırma geliştirme çalışmaları yaparken hep aklıma birileri gelir ve "...ah keşke falanca gelse de beraber yesek" gibi şeyler düşünürüm. yaşlılık belirtileri olsa gerek, beyin tanıdığı herkesi tarayarak yapılan yemeğe en uygun bireyi seçerek yalnızlığın önüne geçmeyi hedeflemektedir.
neyse işte sabah telefon Linda'dan...
gel dedim öğle aranda çaya kahveye,
ne olursal ol gel,
yeter ki gel
ben nasıl olsa full time tembelim bu ara, tez bahanesiyle ev duvarlarına da hapsettim kendimi. bu denklem de karışık, size de olur mu bilemiyorum ama ne gezebiliyorum, ne de tez yazabiliyorum öylece mal gibi evde takılıyorum.
Linda geldi, hoplaya zıplaya.abartmıyorum burası gerçek acaip enerji dolu, cidden yoyo topu gibi :) bizim mutfak penceresi meğerse bunun takıldığı sanatçı (artist) ultrasonik yakışıklı ötesi amcanın evine bakıyormuş. önce bir heyecan yaptık karşılıklı, hayır bana ne oluyorsa anlamadım o kısmını. ben de genelde röntgencilik değil ama, oturduğum yerdeki komşularla göz teması gibi kablosuz kişisel iletişim araçlarını kullanmayı severim, onlar beni görmese de umrumda olmaz, ben ortalığı iyice scan ederim. Tam da yolun karşısındaki evlerde hep beyaz saçlı tonton amcaları görünce "ah ne mutlu" diye düşünürken, önünde kocaman bir ağaç yüzünden ne yaptığını göremediğim sanatçı amca çıktı... Yaw bari karşı ev resmim huzurlu olsun, tonton beyaz saçlı amcalar, mutlu genç bir çift var sonra, haftasonları balkonlarında kitap okuyorlar, çiçekleri falan... neyse bu sanatçı amca 44 yaşında olup 33 gösterenlerdenmiş... ama Linda'nın dediğine göre ciddi psikolojik sorunları var imiş ve anladığım eleman bu sorunlarını bahane olarak kullanmaya bayılıyor. Sorunu "bipolar disorder" ya da manik depresif diye tabir edilen kişilik bozukluğu, sorulduğunda ise sebep olarak babasıyla geçirdiği ilgisizlik yıllarını anlatıp duruyormuş. Lindacığımın "aayyy aşkooommm" tiplemeli bir kız değil kesinlikle, hayatında yaşadığı şeyler için de şu ibareyi kullanıyor "anne babamın yaptıklarını anlatsam hapse girerim"... çok acılı, değişik bir hayatı var... ve gerçek... Linda'nın hayatı yanında mükemmel bir yaşamı olan artist amca sivrisinek bile değil aslında... bir süre beraber oluyorlar ama Linda bakıyor adam düzelecek gibi değil, manyak, karşı koyulmayacak derecede yakışıklı (görmedim bilmiyorum) ama fişi çekiyor... diyorum ya çok güçlü bir kız, bayılıyorum bu özelliğine... neyse aradan 1,5 yıl geçiyor ve olalaaa tekrar hortluyor amcaamız... hikaye burada kaldı devamını ben de merak ediyorum ama konu Linda ile sohbet olunca daldan dala daldan dala oluyor olay...
Sonuç: artist amcanın evinin önünde kocaman bir ağaç olduğu için hiçbirşey göremiyorum. poğaça işine girersem para kazanabilirim. tez için hiçbirşey yapmadım...
burç manyağı değilim ama burçların dünyayı 12 grup insana ayırmasından ziyade, bölmüş olduğu kişilik gruplarındaki ortak özellikleri ile ilgilenmek hoşuma gidiyor. yani insanları ayıran sınırları sevmesem de ayrılmış sınırlar içindeki ortaklıklar ve sınırlar arası alanlardaki ortaklıklar ilgimi çekiyor. özetle sen ben farklıyız belki ama ortak yönlerimiz ne? ayrıca aslan olanları hissediyorum artık resmen, enerji düzeylerinden olsa gerek :)
konu burçlar değil elbet... konumuz oturduğum evin tam karşısındaki emlakçıda çalışan ve hukuk okuma isteğiyle yanıp tutuşan afrikalı dostum linda ile söyleştiklerimiz... bu sabah yine "tezin için ne yaptın" sorusuna makul cevaplar verebilme isteği ile güne başlamıştım ki birden aklıma "dereotlu poğaça" yapma fikri geldi... küçükken lakabım "boş işler müdürü" idi... sevgili anneciğim beni evdeki boş işler departmanında müdürlüğe layık görmüştü halbuki benden CEO bile çıkardı ya neyse :)
ben genelde midesel gıdalar üzerinde araştırma geliştirme çalışmaları yaparken hep aklıma birileri gelir ve "...ah keşke falanca gelse de beraber yesek" gibi şeyler düşünürüm. yaşlılık belirtileri olsa gerek, beyin tanıdığı herkesi tarayarak yapılan yemeğe en uygun bireyi seçerek yalnızlığın önüne geçmeyi hedeflemektedir.
neyse işte sabah telefon Linda'dan...
gel dedim öğle aranda çaya kahveye,
ne olursal ol gel,
yeter ki gel
ben nasıl olsa full time tembelim bu ara, tez bahanesiyle ev duvarlarına da hapsettim kendimi. bu denklem de karışık, size de olur mu bilemiyorum ama ne gezebiliyorum, ne de tez yazabiliyorum öylece mal gibi evde takılıyorum.
Linda geldi, hoplaya zıplaya.abartmıyorum burası gerçek acaip enerji dolu, cidden yoyo topu gibi :) bizim mutfak penceresi meğerse bunun takıldığı sanatçı (artist) ultrasonik yakışıklı ötesi amcanın evine bakıyormuş. önce bir heyecan yaptık karşılıklı, hayır bana ne oluyorsa anlamadım o kısmını. ben de genelde röntgencilik değil ama, oturduğum yerdeki komşularla göz teması gibi kablosuz kişisel iletişim araçlarını kullanmayı severim, onlar beni görmese de umrumda olmaz, ben ortalığı iyice scan ederim. Tam da yolun karşısındaki evlerde hep beyaz saçlı tonton amcaları görünce "ah ne mutlu" diye düşünürken, önünde kocaman bir ağaç yüzünden ne yaptığını göremediğim sanatçı amca çıktı... Yaw bari karşı ev resmim huzurlu olsun, tonton beyaz saçlı amcalar, mutlu genç bir çift var sonra, haftasonları balkonlarında kitap okuyorlar, çiçekleri falan... neyse bu sanatçı amca 44 yaşında olup 33 gösterenlerdenmiş... ama Linda'nın dediğine göre ciddi psikolojik sorunları var imiş ve anladığım eleman bu sorunlarını bahane olarak kullanmaya bayılıyor. Sorunu "bipolar disorder" ya da manik depresif diye tabir edilen kişilik bozukluğu, sorulduğunda ise sebep olarak babasıyla geçirdiği ilgisizlik yıllarını anlatıp duruyormuş. Lindacığımın "aayyy aşkooommm" tiplemeli bir kız değil kesinlikle, hayatında yaşadığı şeyler için de şu ibareyi kullanıyor "anne babamın yaptıklarını anlatsam hapse girerim"... çok acılı, değişik bir hayatı var... ve gerçek... Linda'nın hayatı yanında mükemmel bir yaşamı olan artist amca sivrisinek bile değil aslında... bir süre beraber oluyorlar ama Linda bakıyor adam düzelecek gibi değil, manyak, karşı koyulmayacak derecede yakışıklı (görmedim bilmiyorum) ama fişi çekiyor... diyorum ya çok güçlü bir kız, bayılıyorum bu özelliğine... neyse aradan 1,5 yıl geçiyor ve olalaaa tekrar hortluyor amcaamız... hikaye burada kaldı devamını ben de merak ediyorum ama konu Linda ile sohbet olunca daldan dala daldan dala oluyor olay...
Sonuç: artist amcanın evinin önünde kocaman bir ağaç olduğu için hiçbirşey göremiyorum. poğaça işine girersem para kazanabilirim. tez için hiçbirşey yapmadım...
21 September 2010
Varsayımlara yer açalım...
Farkettim ki sabit fikirli olduğum için bazı saçma ön yargılarım var. Ama bu her zaman böyle değil. Aslında pamuk gibi olduğumu düşünüyorum ama sanırım doğadaki pamuğun içindeki çer çöp gibi bir sürü siyah benekcik de barındırıyorum bünyemde. Durum böyle ise derdini bilen dermanı da aramasını bilmeli. Herşey ihtiyaçlardan doğduğuna göre içsel arınma programı kapsamında bir dizi değişiklikler yapmaya karar verdim. "Beni sinirlendiren olayların hepsini sevdiğimi" varsayarak adım atmaya karar verdim. Varsayımları seviyorum ve aklıma hep şu örnek geliyor... Lise ve ortaokul yıllarındaki fizik derslerinde gündeme damgasını vuran sürtünmesiz ortam varsayımların en yalancısıydı belki. Gerçek hayatta böyle birşey mümkün olmayacağı için fizik problemlerinin çözülmesine olanak sağlamak adına sürtünmesiz ortam varsayımı hayatımızı kolaylaştırıyordu. İşte bu sebeple bundan sonra ben de hayatıma problemleri çözebilmek adına bir sürü varsayım almaya karar verdim... Adı üzerinde varsayım işte, gerçeklikten uzak problemsiz hayat...
20 September 2010
seni görüyorum...
hiç tanımadığım, uzak diyarlardaki insanların göz bebeklerinde beni görebiliyorsam bu sendendir, sendeki bendendir...
17 September 2010
Tutulma - Edward yok ama idare ediniz ben varım :)
Notre Dame'ın kamburuna benzediğim ya da Fred Çakmaktaş gibi tutulup kaldığım için yatay düzlemin verdiği konforla sesleniyorum. Vilmaaaa Vilmaaaaaa yetiş :)
Londra'da yakı bulmayı beklemediğimden, teknoloji harikası oksijen ile temas ettikçe belli bir sıcaklığa ulaşan sıcak bantlar ile biraz biraz iyi hissediyorum, ama geceleri tabutta yatarmışcasına tavanı izlemek, hayat denklemleri kurmama çok yardımcı oluyor cidden. tavsiye ederim. Bu genç yaşta düşmüş olduğum bu durumu gelecek yaşlarımın bana telgraf çekmesi olarak yorumluyorum.
Eski pakistanlı ev sahibimizin bir aylık kira kadar tutmakta olduğu depozitomuzu geri vermek istememesindeki haşin ısrarını, hiç tanımadığımız bir insanın yardım elini uzatmasıyla öyle güzel kırdık ki, hayatımdaki ilk çeki de bu sayede almış bulundum dolayısıyla. uzun uzadıya anlatıp kafa şişirmek istemiyorum ama bu sonuca ulaşmamız cidden mucize oldu diyebilirim. çünkü ev sahibimiz bizi mahkemeye vereceğini söylemişti ama haklı sebeplerimiz karşısında OK NE KADAR YAZIYORUM diyerek çeki yazıp elime tutuşturdu. henüz para hesabıma geçmemiş olduğu için bir rahatlama moduna geçemedim ama yabancı bir ülkede kanunu bilmediğini sanarak insanları aptal yerine koymaya çalışan solicitor bozuntusu adamı bozguna uğratmanın keyfine vardım. bunu tek başıma başaramazdım, hiç tanımadığım bir insanın HAKSIZLIĞA DAYANAMIYORUM diyerek bizimle gelmesi ve yardım etmesi işte beni hayata bağlayan ve şükrettiren sebep. inandığın sürece yalnız değilsin, bunu hissetmek çok güzel bir duygu. hayatı seviyorum, teşekkürler bir kez daha...
:)
Londra'da yakı bulmayı beklemediğimden, teknoloji harikası oksijen ile temas ettikçe belli bir sıcaklığa ulaşan sıcak bantlar ile biraz biraz iyi hissediyorum, ama geceleri tabutta yatarmışcasına tavanı izlemek, hayat denklemleri kurmama çok yardımcı oluyor cidden. tavsiye ederim. Bu genç yaşta düşmüş olduğum bu durumu gelecek yaşlarımın bana telgraf çekmesi olarak yorumluyorum.
Eski pakistanlı ev sahibimizin bir aylık kira kadar tutmakta olduğu depozitomuzu geri vermek istememesindeki haşin ısrarını, hiç tanımadığımız bir insanın yardım elini uzatmasıyla öyle güzel kırdık ki, hayatımdaki ilk çeki de bu sayede almış bulundum dolayısıyla. uzun uzadıya anlatıp kafa şişirmek istemiyorum ama bu sonuca ulaşmamız cidden mucize oldu diyebilirim. çünkü ev sahibimiz bizi mahkemeye vereceğini söylemişti ama haklı sebeplerimiz karşısında OK NE KADAR YAZIYORUM diyerek çeki yazıp elime tutuşturdu. henüz para hesabıma geçmemiş olduğu için bir rahatlama moduna geçemedim ama yabancı bir ülkede kanunu bilmediğini sanarak insanları aptal yerine koymaya çalışan solicitor bozuntusu adamı bozguna uğratmanın keyfine vardım. bunu tek başıma başaramazdım, hiç tanımadığım bir insanın HAKSIZLIĞA DAYANAMIYORUM diyerek bizimle gelmesi ve yardım etmesi işte beni hayata bağlayan ve şükrettiren sebep. inandığın sürece yalnız değilsin, bunu hissetmek çok güzel bir duygu. hayatı seviyorum, teşekkürler bir kez daha...
:)
13 September 2010
düşünüyorum
geciktirmeden yazmalıyım dediğim güzel konser anılarımı kafa karışıklıklarım esir aldığından bohem dünyanın kapılarını aralayacağım. 12 Eylül sanırım tarihsel açıdan kendini hatırlatmaya ayarlanmış bir tarih. darbeci anayasaya karşı sözde demokratik, özde bullshit bir anayasanın demokratik koşullarda oylanmasından çıkan haksız sonuçların göğüsleneceği günler bekler güzel ülkemi... kıyı şeridinde gösterilen direncin iç bölgelerde olmaması, biz-siz ayrımını belirginleştiren bu koşullarda evet biz artık azınlığız... 12 DEV ADAM ne yapsın? yine de helal olsun, büyük başarı. ama yine de içim sıkılıyor, uykularım kaçıyor. varsın bakalım bu "demokrasi" Türklerin elinde nasıl maymuna dönecek cümle alem görsün?
10 September 2010
08 September 2010
mesaj kaygısı güden insanın buldukları...
Dün yazı yazarken açık olan TV'den bir söz kulağıma çarptı, çarptı diyorum çünkü gerçekten çok hoşuma gitti, ne yazık ki filmin adını sanını cismini yakalayamadım ve bulamadım... "spirituality is not a religion. Religion divides people whereas spirituality unites them."
Afrikalı Leo - Amin Maalouf
Okuduğum her kitabın bir hikayesi oluyor muhakkak. Ve bu hikayedeki kahramanlar ile kitabı okuduğunuz süre içinde görünmez bir ilişki içinde oluyorsunuz sanki. Bahsettiğim kahramanlar kitaptaki kahramanlar değil, size kitabı ulaştıran, bulaştıran, tanıştıran kişiler. İşte bu yüzden birinden kitap hediye almak ve birine kitap hediye etmek çok hoşuma gidiyor. Bazen fiziksel anlamda bu hediye alışverişi gerçekleşemese bile, fikrine, içgörüsüne değer verdiğim insanların tavsiyelerine hep önem veriyorum. İşte bu defa da başlıkta sözü edilen kitabı bana ulaştıran, blog sayesinde tanıma fırsatı bulduğum can dostum ikram oldu.
Havaalanında beni uğurlarken bu kitabı bana hediye etmek istediğini söyledi. İşin güzel tarafı, kitabı okuduğum sürece "yalnız değilim" duygusu çok hoşuma gidiyor. neyse uzatmadan kitapla ilgili düşünce ve paylaşımlarıma geçmek istiyorum.
"Afrikalı Leo, gerçek bir yaşam öyküsünden çıkarılmış düşsel bir yaşamöyküsü: "Bir berberin sünnet ettiği, bir Papazın vaftiz ettiği" Hasan ibn Muhammed el-Vezzan ez Zeyyati alias/namıdiğer Giovanni Leone de Medici'nin, Leo Africanus yani Afrikalı Leo'nun özyaşamöyküsü - yazmış olsaydı yazacağı gibi... Amin Maalouf, bu ilk romanında - daha sonra Semerkant, Tanios Kayası, Doğunun Limanları, Yüzüncü Ad ve öteki romanlarında da yapacağı gibi- tarihle/tarihten olağanüstü bir halı dokuyor. Bir uçan halı... " (Kitabın arka kapağından aynen alınmıştır.)
şimdi bu aralar biraz takık olduğum şey ise kitabın orjinal dilinde basıldığı tarih ile türkçe olarak ilk basıldığı tarih arasındaki fark. Bu kitabımız ilk olarak 1986 yılında basılmış 1993 yılında ise Türkçe'ye çevrilmiş. (Ben 2010'da okudum, utanç verici benim açımdan)
Gelelim hediye olarak aldığınız kitaplardaki serüvene... Özellikle size verilen kitapta, ulaştıran kişinin (kahramanın) izlerine raslamak ise çok eğlenceli. Altı çizilen satırlarda özellikle durup düşünüyor ve diğer tarafın neler düşünmeye çalıştığını hayal ediyorsunuz.
Altı çizilesi yerler ve notlarım ise şöyle;
s.11 - "Benim Arapça, Türkçe, Kastilya dili, Berberi dili, İbranice, Latince, sokak İtalyancası konuştuğumu duyacaksın; çünkü bütün diller ve bütün dualar benim dillerim, benim dualarım. Fakat ben hiçbirine ait değilim. Ben yalnızca Tanrı'ya ve dünyaya aidim; ve yakında bir gün yine onlara döneceğim."
s.22 - "... Tanrı böbürlenen insanları sevmez."
s.40 - "Ölüm yaşamımızın iki ucundan tutmakta:
Yaşlılık ölüme, çocukluktan daha yakın değildir."
s.143 - "Sen ki bunca kitap okumuşsun, çok uzun zaman önce bir sultanın annesinin, oğlu doğduğu zaman ne dediğini bilmiyor musun? Akıllı olman için dua etmiyorum. Akıllı olursan aklını güçlülerin hizmetine verirsin. Talihli olmanı istiyorum ki akıllı insanlar sana hizmet etsinler."
s. 159 - "Bir toplum en güçsüz bireyini yalnız bıraktığı anda dağılmaya başlar." (bu en sevdiğim kısmıydı)
s. 182 - "Bedevi bir kadına bir gün en çok hangi çocuğunu sevdiğini sormuşlar. Kadın şöyle yanıt vermiş: 'Hasta olanı iyileşene kadar, en küçüğünü büyüyene kadar, yolda olanı da eve dönene kadar."
s.199 - "Birçok kişi varsıl olmak için dünyayı dolaşır. Oysa sen, oğlum, dünyayı dolaşırken varsıllığa rastlayacaksın." (ehheeh bundan istiyorum ben de)
s.205 - "... varsıllık ve güç, sağduyunun düşmanıdır. Bir buğday tarlasında kimi başakların dik durduğunu, kimilerinin de boyun büktüğünü görmüyor musun? Dik duranların içi boştur. Öyleyse seni bana getiren, ve böylece Tanrı'nın yardımıyla sana varsıllık yollarını açan alçakgönüllülüğü elden bırakma."
s.208 - "Yaş yirmi olursa, akıllıca davranmamak akıllılıktır." (ben bunun her yaş için geçerli olduğunu düşünüyorum ihihi)
s.321 - "Erdem, eğer bazı kabahatlerle yumuşatılmazsa sağlıksız, inanç kimi kuşkularla gölgelenmezse sağlıksız olur." (***** :)
s.373 - "İnsanların görüşünü dar bulduğun zaman kendi kendine Tanrı'nın ülkesinin çok geniş olduğunu söyle; O'nun elleri çok geniştir, O'nun yüreği de çok geniştir. Uzaklara gitmek, denizler, sınırlar, ülkeler, inançlar aşmak fırsatı çıktığı zaman hiç duraksama." (belki de en sevdiğim kısmı buydu, son)
07 September 2010
U2 İstanbul Konseri ve düet...
Sanırım dün bütün İstanbul Olimpiyat Stadı'nda U2 konserindeydi...Uzakta olunca ancak facebookdan yapılan güncellemeler sayesinde kim nerede ne yapıyor gibi bilgilerine kolaylıkla erişebiliyorsunuz. (şu an yoldayız, şu an kuyruktayız, OMG OMG) (tamam ayrıca sinir de oluyorsun o ayrı)
Konsere gitmek gibi olmaz tabi ama aşama aşama gitmiş kadar hissettim neredeyse.
Konserin ilginç tarafı U2'nun düet yapmak üzere Zülfü Livaneli'de karar kılmış olması. Zülfü Livaneli'nin twitter hesabındaki bilgilere göre Ferhat Göçer ve Zülfü Livaneli arasındaki düet çekişmesinde U2 tercihini Zülfü Livaneli'den yana yapmış. Kesinlikle çok daha doğru bir karar olmuş. Ama yine işin ilginç yanıdır ki Türkiye'nin siyasi konularına karışmaktan kendini alamayan Bono zamanında ermeni soykırımını tanımayan Türkiye'yi ayıplamışken şimdi Zülfü Livaneli'yi seçerek her tarafı sanki memnun etmek ister gibi bir hamle yapmış.
Neyse konumuz müzik olunca yapılan düete yer verelim...
U2 Istanbul - Bono & Zülfü Livaneli Düet
Uploaded by sazsozben. - Music videos, artist interviews, concerts and more.
Konsere gitmek gibi olmaz tabi ama aşama aşama gitmiş kadar hissettim neredeyse.
Konserin ilginç tarafı U2'nun düet yapmak üzere Zülfü Livaneli'de karar kılmış olması. Zülfü Livaneli'nin twitter hesabındaki bilgilere göre Ferhat Göçer ve Zülfü Livaneli arasındaki düet çekişmesinde U2 tercihini Zülfü Livaneli'den yana yapmış. Kesinlikle çok daha doğru bir karar olmuş. Ama yine işin ilginç yanıdır ki Türkiye'nin siyasi konularına karışmaktan kendini alamayan Bono zamanında ermeni soykırımını tanımayan Türkiye'yi ayıplamışken şimdi Zülfü Livaneli'yi seçerek her tarafı sanki memnun etmek ister gibi bir hamle yapmış.
Neyse konumuz müzik olunca yapılan düete yer verelim...
U2 Istanbul - Bono & Zülfü Livaneli Düet
Uploaded by sazsozben. - Music videos, artist interviews, concerts and more.
bol bilinmeyenli denklem ve bazı sabitler
aralıksız izlenen romantik komedilerin bünyede yarattığı tarifsiz duyguların, filmin mutlu veya mutsuz sonla bitmesine bağlı olarak değişkenlik gösterdiği bünyemde hiçliğin yarattığı boşluk mu yoksa boşluğun doldurduğu hiçlik mi baskın güç?
05 September 2010
Bir Pazar Sabahı
Eski evimizde tüm çiçeklerini dökmüş, kel aynak gibi iki sopadan ibaret olan orkideyi yeni eve taşınmamız sırasında, sokaklarda elimde taşırken bana çok gülmüştü ev arkadaşlarım... aslında şunu kabul edebilirim, biraz "homeless" gibi bir haldeydim, elimde saksı ve saksının içinde ümitsiz bir çiçek... ama ben yalnız bırakmak istemedim onu, orkidelerin çiçeklerini dökse bile atılmaması gerektiğini zamanı gelince yeniden çiçeklendiğini biliyorum... ayrıca bir de eski çiçeklerimi özlerken Londra'da bana yoldaş olacak bir çiçek bulmam gerekiyordu işte buldum, adı HOPE :) bu isim de çok klişe biliyorum ama yine bin bir dert arasında emlakçılarla uğraşırken yeni emlakçımızdaki Cindy (isme aldanmayın hint asıllı bir ingiliz, kocası müslüman olduğu için sonradan müslüman olmuş ve kendi ailesi tarafından dışlanmış) elimdeki çiçeği görünce "aa bunu niye getirdin ki?" gibilerinden beni yadırgadı, ben de o sırada hemencecik bir tomurcuk parçası gösterek "bak işte, umut var bunda" (there is HOPE) dedim... herkes gülmüştü... ehehe işte bizim HOPE yeni yerini sevmenin gazıyla küçük bir yaprakcıkla gelecek çiçeklerini müjdeledi...
mutfak penceremden bu satırları yazarken bir yandan da ev ahalisinin kalkmasını ve onlar için hazırladığım süpriz kahvaltıyı görmelerini istiyorum. Menümüzde zeytinli ekmek var. Umarım güzel olmuştur. Sonrasında ise Londra'nın belli başlı sokaklarının trafiğe kapatılıp bisikletlerin tekeline geçmesine destek vermek üzere Mayor of London's Sky Ride a katılmayı düşünüyoruz.
mutfak penceremden bu satırları yazarken bir yandan da ev ahalisinin kalkmasını ve onlar için hazırladığım süpriz kahvaltıyı görmelerini istiyorum. Menümüzde zeytinli ekmek var. Umarım güzel olmuştur. Sonrasında ise Londra'nın belli başlı sokaklarının trafiğe kapatılıp bisikletlerin tekeline geçmesine destek vermek üzere Mayor of London's Sky Ride a katılmayı düşünüyoruz.
29 August 2010
Pozitif Düşüncenin Sihirli Gücü - Prof. Dr. Nursel Telman

İtiraf etmeliyim ki bu başlıkta bir kitaba asla elimin gideceğini düşünmezdim. Bir bakıma ben para verip almadım, halamın kütüphanesinde eşinirken karşıma çıkıverince, babannemin de ölümü üzerine, "eh bundan iyi zaman mı olur kardeşim, sihir mihir de diyor, denemeye değer" diyerek başladım okumaya... kitabın kendisi ince, ama benim gibi üşengeç birinin elinde gezgin oldu, İzmir'den Londra'ya uzanan yolculuğumda çantamın vazgeçilmez konuğuydu.
kendimi oldukça pozitif bir insan olarak gördüğümden, tipik bir aslan kibiriyle (aslanız zaten ama neyse) "heheyt ben pozitivizmin kitabını yazarım" kafasındaydım. ama gördüm ki işler biraz farklı olabiliyormuş. Yani ağzımıza sakız yaptığımız güzelim kelimeler içleri dolunca daha çok tat veriyormuş. kitapta altını çizdliğim bazı yerleri paylaşmak üzere bu posta giriştiğim için kitabı okumayanlara spoiler olabilirim. gerçi sürükleyici bir roman olmadığı gibi spoiler olmanın da bir sakıncası olacağını sanmıyorum. örneklerle birlikte teoriyle harmanlanmış, okunası bir kitap diyelibilirim.
şimdi fasulyenin faydalarına geçebiliriz...
1. Öncelikle kitapta size sunulan küçük bir test ile A veya B tipi olarak belirtilen insan gruplarından hangisine ait olduğunuzu öğrenebiliyorsunuz.
2. pozitif düşünce olarak her yerde karşımıza çıkan bu kelime öbeklerinin içini dolduracağımız kısım ise özetle şu; pozitif düşünce=rasyonel düşünce veya alternatif üreterek düşünme
Sıkça kullandığım "herkesin kendine göre geçerli bir sebebi vardır" lafına akademik açıdan da destek bulmanın gururuyla " yaşanan olayları, yaşam sürecimizde edindiğimiz kalıpların hakimiyetinde değerlendiririz" (sy.64).
(tez yazdığım bu dönemde emeğe saygı kapsamında alıntı konusundaki hassasiyetimi gözler önüne sermek istedim :)
kitapta hafıza ve bilinç kavramları detaylandırılırken düşünce sistemini yeniden yapılandırmaya yardımcı olacak 3 aylık egzersizlere yer verilmiş.
Birinci ayın egzersizi: (sy. 80)
Gözünüz kapalıyken gözünüzü açıp kapamak suretiyle gözünüze ilk çarpan obje hakkında aklınıza gelen kavramları listelemek gerkeiyor. Burada amaç aklınıza ilk gelen şeyin haricinde hafızanızda o objeye dair "başka nelerin olduğunu" açığa çıkarmak. Bu oldukça kolay bir egzersiz, zamandan ve mekandan bağımsız her an her yerde kolaylıkla uygulanabilir.
İkinci ayın egzersizi:
İlk ayda yaptığınız egzersizde seçmiş olduğunuz objelerin daha karmaşık olanlarına uygulanmak üzere "başka ne var?" sorusunu sormak gerekiyor. Örnek olarak insan, ev ve ağaç verilmiş.
Üçüncü ayın egzersizi:
bu sefer işin içine duygularımız giriyor. örnek olarak "sevgi" kavramı verilmiş. amaç düşündüğünüz duygu hakkında hafızanızda o konu ile ilgili yer alan bütün bilgilerin bilince gelmesini sağlamak. ardından "nefret" kavramı için örnekleme yapılmış.
üç aylık "başka ne var" sorusunu uyguladığınız basit obje- karmaşık obje- duygu (sıraya göre) egzersizlerinden sonra hedeflenen hafıza ve bilinç arasındaki sinir ağlarını devamlı aktive ederek, iletişimin hızlanmasını sağlamak. bu sayade aklınıza ilk gelen düşüncenin esiri olmaktan kurtuluyorsunuz. çünkü bundan sonra gelecek uyaranların tanımlanmasında bilinç tek bir malzemeye bağlı kalmamış olacak, yani başka bir deyişle içinden seçebileceği bir çok alternatif olumlu ve olumsuz bilgi olacak.
kitapta bahsedilen başka egzersizler de var fakat emeğe saygı kapsamında bu kadarla yetinelim. özetle konuyla ilgisi olanlara tavsiye ederim :)
Öncelik sırası
Kargaşa bulutum büyüdükçe önem sırasına koymam gerekenler kafamı karıştırabiliyor. Geçmiş yıllarda çalışmış olduğum firmadaki amirim (müdürüm) (bayılıyorum amirim lafına çok gırgır, adam genel müdür bile olsa benim üstümdeki herkes amirim tıpkı sıfırdan büyük her sayının + (pozitif) olması gibi... aaa bak doğru söyledim, sıfırdan büyük olan herşey pozitif ister 100 ister milyon olsun) bana "işlerini prioritise etmelisin aksi takdirde herkesi memnun edemeyeceğin gibi başarısız olacaksın" demişti... bir bakıma haklıydı aslında, şimdilerde düşününce hak veriyorum kendisine. depozito konusunda ilerleme yok, aç gözlü pakistanlı ev sahibimize her gün kötü enerji ve dileklerimi göndermekle yetiniyorum şimdilik...
içimde ise şöyle bir his var, bisiklete binip yeşilliklerin içinde kaybolmak istiyorum, huzura ve suya doğru :) yanımda fotoğraf makinem, ve kahkahası bol renkli dostlarla... güzel kitaplar okudum bu ara, internet bağlansın diye beklerken, daha doğrusu kramplardan kramp beğenirken, özlenen aktivitelere fırsat buldum, mektup yazdım... devam edeceğim...
içimde ise şöyle bir his var, bisiklete binip yeşilliklerin içinde kaybolmak istiyorum, huzura ve suya doğru :) yanımda fotoğraf makinem, ve kahkahası bol renkli dostlarla... güzel kitaplar okudum bu ara, internet bağlansın diye beklerken, daha doğrusu kramplardan kramp beğenirken, özlenen aktivitelere fırsat buldum, mektup yazdım... devam edeceğim...
18 August 2010
Taşınmaca kaldırmaca götürmece
Sessiz kalmak için kendimce sebeplerim olduğu için güya aslanlara bahşedilen ağustos ayının çoğunu endişe bulutu içerisinde geçirdiğim için kendimi kutluyorum. 9 ay önce binbir zorlukla bulmuş olduğumuz evimizden yine binbir zorluk ile taşınıyoruz. en azından bu defa ev bulma kısmı zor olmadı diyebilirim ama varolan ev sahibimizin avukat olması ve açgözlülüğü yüzünden türlü stres ve sıkıntılar içerisindeyiz. içeride 1 aylık depozitomuz olduğundan mütevellit o parayı alıncaya kadar da stres düzeyimiz kendini koruyacak sanırım. tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de 3 bayanı ofisinden kovması kendisine "denyo of ages" ödülünü vermeme sebep olacaktı ki işin ucunda depozitomuz olduğu için sessiz kalmak zorunda bırakıldım(k).
gerçekten yabancı ülkede kim kimi ne kadar dürtebilirse mantığıyla hareket ediliyormuş, yaşayarak deneyimleyerek öğreniyorum.
ON THE JOB TRAINING, FUN FUN FUN :/
yarın ise emlakçıdan kaldığımız evin durumunu kontrol etmeye gelecekler. herşeyin bir prosedürler silsilesi içinde işlemesi iyi mi kötü mü bilemiyorum. ama öğrendiğim birşey var, başıma bir iş gelecek olursa karşı tarafı en iyi etkisiz hale getirme yolu PSİKOLOJİM BOZULDU, KENDİMİ TEHDİT ALTINDA HİSSEDİYORUM... bunlar anahtar kelimeler. madem öyle bundan sonra böyle... biraz sinirliyim de. hayatıma yön verememiş olmamın ağırlığı altında ezile büzüle bir hal alıyorum. burada yaz mevsimi de yaz gibi olmadığı için serin giden havalar beynimi sersemletmek yerine tam randıman çalışmasına olanak veriyor. bu da şu anlama geliyor ki kafa karışıklığım hiç bitmiyor, beynimin içindeki vıdı vıdı yani. sürekli ON.
şimdilik bu kadar... güneş açıncaya dek, astalavista...
gerçekten yabancı ülkede kim kimi ne kadar dürtebilirse mantığıyla hareket ediliyormuş, yaşayarak deneyimleyerek öğreniyorum.
ON THE JOB TRAINING, FUN FUN FUN :/
yarın ise emlakçıdan kaldığımız evin durumunu kontrol etmeye gelecekler. herşeyin bir prosedürler silsilesi içinde işlemesi iyi mi kötü mü bilemiyorum. ama öğrendiğim birşey var, başıma bir iş gelecek olursa karşı tarafı en iyi etkisiz hale getirme yolu PSİKOLOJİM BOZULDU, KENDİMİ TEHDİT ALTINDA HİSSEDİYORUM... bunlar anahtar kelimeler. madem öyle bundan sonra böyle... biraz sinirliyim de. hayatıma yön verememiş olmamın ağırlığı altında ezile büzüle bir hal alıyorum. burada yaz mevsimi de yaz gibi olmadığı için serin giden havalar beynimi sersemletmek yerine tam randıman çalışmasına olanak veriyor. bu da şu anlama geliyor ki kafa karışıklığım hiç bitmiyor, beynimin içindeki vıdı vıdı yani. sürekli ON.
şimdilik bu kadar... güneş açıncaya dek, astalavista...
13 August 2010
09 August 2010
fonksiyonlar
konumuz nedir diye sorarsanız hayal kırıklığı diyelim. hepimiz öyle veya böyle yaşıyoruz bu duyguyu. temelinde beklentiyle örtüşmeyen realite sonucunda ortaya çıkan bu duygu insanı düşünmeye sevkeden kimi zaman yapıcı kimi zaman da yıkıcı olabilen bir olgudur diyelim. peki bu beklenti denilen şey nedir? kontrol edilebilir mi? varlığı mı iyidir yokluğu mu? yoksa beklentinin varlığını iyi ve kötü gibi nesnel şeylerle adlandırmak adil midir?
kafam karıştı şimdi, ortada bir fonksiyon var. f(x). kendisi hayatımız olur esasen. x de bu beklentilerimiz desek... işte o zaman başlar çeşitli denklemler oluşmaya. ben diyorum ki beklenti olmadan hayat olamaz... yani yapanlar vardır ama benim durumumda aksi sonuç vermiyor sanırım. konu dallanıp budaklanmadan, benim kafam da oldukça karışmışken, kısa kesmek faydalı olacaktır.
kafam karıştı şimdi, ortada bir fonksiyon var. f(x). kendisi hayatımız olur esasen. x de bu beklentilerimiz desek... işte o zaman başlar çeşitli denklemler oluşmaya. ben diyorum ki beklenti olmadan hayat olamaz... yani yapanlar vardır ama benim durumumda aksi sonuç vermiyor sanırım. konu dallanıp budaklanmadan, benim kafam da oldukça karışmışken, kısa kesmek faydalı olacaktır.
02 August 2010
Doğumgünü
28 July 2010
Deneme...
Herkes deniyor ben de denemek istiyorum... deneme diyebilirsin ama tutamıyorum zamanı, kenan doğulu bile tutamamış ben mi tutayım (kötü oldu kabul)
tamam yine classic fm yayında ve beni düşüncelere sevkedecek derecede anlamlı çalıyor, ikincisi The Box filmini yeni izlemiş olmam Donnie Darko sonrasında hayal kırıklığı yaratmış olsa da, filmden çıkabilecek güzel alıntılar ve dersler vardı allah için...
birincisi "hayatımızın kendisi bir kutu aslında, içinde yaşadığımız ev bir kutu, izlediğimiz televizyon bir kutu ve biz bununla kendimizi öldürüyoruz. ölünce içine girdiğimiz bir kutu..." bu böyle uzayıp gidebilir... kutu yerine sınırlandırılmış demek geliyor içimden. hayatımızın her anında bir sınırla çarpışıyoruz. İlginç gelebilir ama çok basit bir yöntemle insanın istediği anda herşeyi yapabileceğini ve değiştirebileceğini kendime kanıtlamış oldum. Nasıl mı?
Bulaşık yıkıyorum, eylem basit. Her zamanki gibi içi yarıya kadar çay/kahve dolu muglar lavabonun içinde. çay veya kahve koyu renkli sıvılar... hayatımızdaki ya da vücudumuzdaki kötü düşünceleri sembolize etsin. bir yandan da muslukdan sabit hızla saf temiz yeni su, içi yarıya kadar kahve/çayla dolu olan bardağın içine nüfuz ediyor. bardakdaki su seviyesi ilk etapta aynı koyulukta yükselirken belli bir süre sonunda taşarak taşarak bardağın içindeki koyu sıvı saf suyla yerdeğiştirmiş oluyor...
bunu gözlemlerken birden bire "hiçbirşey için geç değil" dedim kendi kendime.
ama diğer taraftan da bardağın içindeki koyu sıvıyı sembolize eden ya insanlar olsa dediğimde, tanıştığın her seni insan eski kötülerini kovamayacak ki. dahası aşağıdaki kötüler yeni gelenleri etkileyecek... ben o kötü insanları yoksaymak istiyorum. keşke hiç olmasalardı...
tamam yine classic fm yayında ve beni düşüncelere sevkedecek derecede anlamlı çalıyor, ikincisi The Box filmini yeni izlemiş olmam Donnie Darko sonrasında hayal kırıklığı yaratmış olsa da, filmden çıkabilecek güzel alıntılar ve dersler vardı allah için...
birincisi "hayatımızın kendisi bir kutu aslında, içinde yaşadığımız ev bir kutu, izlediğimiz televizyon bir kutu ve biz bununla kendimizi öldürüyoruz. ölünce içine girdiğimiz bir kutu..." bu böyle uzayıp gidebilir... kutu yerine sınırlandırılmış demek geliyor içimden. hayatımızın her anında bir sınırla çarpışıyoruz. İlginç gelebilir ama çok basit bir yöntemle insanın istediği anda herşeyi yapabileceğini ve değiştirebileceğini kendime kanıtlamış oldum. Nasıl mı?
Bulaşık yıkıyorum, eylem basit. Her zamanki gibi içi yarıya kadar çay/kahve dolu muglar lavabonun içinde. çay veya kahve koyu renkli sıvılar... hayatımızdaki ya da vücudumuzdaki kötü düşünceleri sembolize etsin. bir yandan da muslukdan sabit hızla saf temiz yeni su, içi yarıya kadar kahve/çayla dolu olan bardağın içine nüfuz ediyor. bardakdaki su seviyesi ilk etapta aynı koyulukta yükselirken belli bir süre sonunda taşarak taşarak bardağın içindeki koyu sıvı saf suyla yerdeğiştirmiş oluyor...
bunu gözlemlerken birden bire "hiçbirşey için geç değil" dedim kendi kendime.
ama diğer taraftan da bardağın içindeki koyu sıvıyı sembolize eden ya insanlar olsa dediğimde, tanıştığın her seni insan eski kötülerini kovamayacak ki. dahası aşağıdaki kötüler yeni gelenleri etkileyecek... ben o kötü insanları yoksaymak istiyorum. keşke hiç olmasalardı...
26 July 2010
Arayı açmak...
Evet, nerede kalmıştık... Türkiye'deki tatilim ile ilgili farklı hayaller kurarken, babaannemi kaybetmenin verdiği şeyle (buraya uygun kelime bulamadım) bambaşka bir düzlemde geçti herşey... evet aynen hayatım gözlerimin önünden film şeridi gibi geçti. fotoğraf çekmek için kullandığım makinama video kamera muamelesi yaptım bolca... çünkü resimler tatmin edemedi beni ve zamanı yakalama sevdamı... dedemle sohbetlerimi ve anılarımı kaydettim bolca... farkettik ki gidenin ardından en güzel anı onunla olan videolarınız... resimler de bir nebze tuz bassa da yaranıza, izlemek istiyor insanoğlu...
döndük dolaştık geldik yine Londra'ya... her gidiş ve dönüşün barındırdığı "bundan sonra"larla başlayan bol başlangıç cümleleri kazıdım kafama... bakalım ne kadarını başaralabileceğim.
bu aralar gündem yoğun tabi 21 ağustos'da çıkmak zorunda olduğum bir evim beni yeni bir barınak arayışına itiyor haliyle... acılı edebiyat oldu burası... neyse gece gece bu kadar kanırtmasam iyi olacak. masam hala dağınık, yapılması gidilmesi gereken yerlerin broşürleri ile dolu, mektup yazacağım insanların adresleri de önümde...
karar verdim pub'ı da bırakıcam, bardağı taşıran damlalar beni yoruyor artık... sanırım başka iş arayışlarına da başlamam gerek... bir yandan da tez için çalışmam gerek, teknik olarak 9 haftalık bir sürecin içindeyim ve gün başına 459 kelime yazarak 20000 kelimelik tez için iş dağılımını insanı bir şekilde gerçekleştirebilirim ama ah o tembellik...
ey hayat yapacak ne çok şeyim var değil mi? seni seviyorum ama yine de, sunduğun renkler, gösterdiğin yüzler ve atraksiyonların için...
b.
döndük dolaştık geldik yine Londra'ya... her gidiş ve dönüşün barındırdığı "bundan sonra"larla başlayan bol başlangıç cümleleri kazıdım kafama... bakalım ne kadarını başaralabileceğim.
bu aralar gündem yoğun tabi 21 ağustos'da çıkmak zorunda olduğum bir evim beni yeni bir barınak arayışına itiyor haliyle... acılı edebiyat oldu burası... neyse gece gece bu kadar kanırtmasam iyi olacak. masam hala dağınık, yapılması gidilmesi gereken yerlerin broşürleri ile dolu, mektup yazacağım insanların adresleri de önümde...
karar verdim pub'ı da bırakıcam, bardağı taşıran damlalar beni yoruyor artık... sanırım başka iş arayışlarına da başlamam gerek... bir yandan da tez için çalışmam gerek, teknik olarak 9 haftalık bir sürecin içindeyim ve gün başına 459 kelime yazarak 20000 kelimelik tez için iş dağılımını insanı bir şekilde gerçekleştirebilirim ama ah o tembellik...
ey hayat yapacak ne çok şeyim var değil mi? seni seviyorum ama yine de, sunduğun renkler, gösterdiğin yüzler ve atraksiyonların için...
b.
Subscribe to:
Posts (Atom)

