Showing posts with label londra. Show all posts
Showing posts with label londra. Show all posts

05 July 2015

Bu şarkı aldı götürdü beni...



Bu şarkıyı ilk Lucy Prebble'ın The Effect oyununun sonunda dinlemiştim. Ve tabi ki tipik özelliğim olan, bir şarkıyı on yüz milyon kere tekrara alıp dinleme sayesinde damarlarımda alt yazı olarak şarkının sözlerini hissetmeye başlamıştım.

Nereden döndüm ben şimdi buraya? Bu bembeyaz sayfalara dökecek çokça şey var anlayacağın üzere. Hadi iyi bir kaç şey yazayım da, okuyan biri çıksın bana yorum yapsın. Yalnız değilsin desin. Beklediğim ilgiyi ve şevkati göstersin. Ne iyi olur değil mi?

Hayatta bir sonuca vardıramadığınız anları düşünün bir. Hani ne ileri ne de geri gidemediğiniz. İçinizdeki iyiyi ve kötüyü çarpıştırdığınız. Durup dururken çöp tenekesine bile bakarken gözyaşlarınıza hakim olamadığınız ama soğan doğrarken kahkahalara boğulduğunuz. Çiçeklerinize garip isimler verdiğiniz salonunuzda, çayınızı yudumlarken gözlerini hayal ettiğiniz... Ailenize cephe alıp uzaklaştığınız ama sonra onları kaybedeceğinizi düşünüp pişman olduğunuz. Şu olmaz olası akıllı telefonu elinize alıp, en son görülme zamanı ile kendinize pay çıkardığınız. Anlatamadım değil mi? Biliyordum, yazmak da zor. Sabır diyorlar, hayırlısı diyorlar... RAHAT OL diyorlar. Deniyoruz bakalım ne de olsa denemeye inananlardanız.

Yazacağım umarım... özlemişim.

04 April 2011

Double Bed :)

Şimdi hayat komik... Hadi dedim bahar gelmiş gibi yapıyorken güneş çıktı mı kaçırmayalım, vuralım kendimizi yollara, yürüyelim. Sırt çantasız ve gözlüksüz olmaz tabi. Bu detayı niye verdim bilemiyorum ama durum bu...
Tam karşıya geçecekken minübüsünden soru sormak için eğilmiş beyaz adamın sesiyle durdum. - Yanlış anlaşılmasın ırkçı falan değilim ama hani filmlerdeki gibi 'white man' diyesim geldi bir anda :) -
- hey love, are you local here ?
ben yol tarifi için kendimi hazırlamışken birden gelen soru ile gülsem mi dursam mı ne yapsam bilemezken beyaz adam esas soruyu patlattı...
- I'm selling good quality double beds, would you be interested?
öhö böhö diye kalakaldım, NO THANKS diyebildim ama gülmekten de kendimi alamadım.
Olayı derinleştirip mesaj kaygısı güderek incelersek neler çıkarabilirim diye düşündüm ve eldeki verileri listelemeye karar verdim.
1. ben double bed sevmem. benim olayım single'dır.
2. bu zamana kadar bilerek ve isteyerek 2 kişilik yatak satın almadım, iş seyahatlerinde maruz kaldığım büyük büyük yataklarda yalnız uyumak hiç hoşuma gitmediği için de hep evimdeki tek kişilik her metrekaresi bana ait yatağımı özledim.
3. Sevgilim olsa bile double bed konseptini sevemedim ben, haa bundan sonra sever miyim bilemiyorum?
4. Double bed demek herkesin kendine ait alanı var demek ama single bed demek paylaşmak demek. Ben de paylaşmayı seviyorum işte :)
Bu liste daha uzatılabilir mi acaba? Double Bed konusunda antropolojik, sosyolojik ve psikoloik açıdan analiz yapmak ve katkıda bulunmak isteyenler lütfen yorumlarını sakınmasınlar.

30 March 2011

Vizesiz Olmaz maz maz...

Eveet. Günlerdir ve hatta belki aylardır beklediğim çalışma vizesi başvuru sürecinin sonuçlanmasına az kaldığını umduğum zamanlara girebildim. Bugün itibariyle başvurumuzu postaya vermiş bulunuyoruz. Home Office bu süreci 7 hafta olarak belirlemiş olsa da etrafımda başvuru yapan arkadaşlarımdan öğrendiğim vizelerini 2 hafta içinde aldıklarıydı. Şimdilerde kağıt işlerini tamamlamış olmanın hem hafifliği hem de ağırlığı var diyebilirim. Bu sürede iş aramalarıma hız vermeyi planlıyorum ama bugünlük kendime off veriyorum. Yine çook uzun zaman ihmal ettiğim  CD ve kitap eşlemelerime geri dönüyorum. Yeni CD'ler ve kitaplarla kendimi ödüllendirdim... serde maymun iştahlılık olduğundan mıdır nedir hepsine de aynı anda başladım :) hadi hayırlısı...

27 March 2011

BUDGET CUTS in UK...








Londra haftasonunda çok hareketli zamanlar yaşadı... 8 yıl öncesinin Irak savaşı protestolarından beri en fazla katılımın beklendiği bütçe kesintilerine itirazlar, öğrencilerin ve çeşitli meslek gruplarının katıldığı miting ile dile getirildi. Ben de bunlardan nasibimi aldım. Big Ben tarafına geçitler kapatıldığı için Thames nehrinin karşı kıyısından, protestoculardan objektifime takılanları paylaşmak istedim...

21 March 2011

Taşınmalar arasında...

Uzun zamandır yazmak aklımda ama yerleşik düzende olamamanın verdiği düzensizlik ve zamansızlık sebebiyle yazamadım. Dün hem bir zamanlar haber alamadığım için üzüldüğüm en yakın arkadaşımdan hem de bloğu takip eden small button'dan "iyi misin" diye mesaj gelince hem sevindim hem üzüldüm hem de kendime çok kızdım... O yüzden de sabah ilk iş olarak uzun uzun yazacağım dedim. Öncelikle düşünülmek güzel şey, teşekkürler cidden. çok mutlu oldum ama bu sessizliğim için de kendime çok kızdım.
Aslında 21 Şubat'ta tekrar Londra'ya dönmüştüm. Ama ne dönmek... ev taşınacak, kardeşimin yeni evinin işleri ayarlanacak, pasaporta başvurulacak, çalışma vizesine başvurulacak, iş bulunucak (en zoru da bu sanırım), çok yakın dostlarım gelecek beni ziyarete... liste kabarık. o kadar hızlı geçti ki zaman, insan yazarken TO DO listesinin yanına tick atıyormuşcasına bir çırpıda yazıveriyor sanki ama o anın içinde bu işleri nasıl yapacağınızın korkusu sarıyor sizi.
Londra'daki ev, kontratın 19 mart itibariyle dolması suretiyle itina ile teslim edildi. Ama ne teslim edilmek, kendi oturacağım evi bu kadar temizlemedim diyebilirim. Burada ev kiralamanın ciddi bazı yükümlülükleri var. Hele eşyalı ev kiralıyorsanız, evin ve eşyaların durumunu eve girmeden önce ev sahibinden ve kiracıdan bağımsız bir şirket çalışanı gelip raporluyor. Tamam Türkiye'de de evi nasıl bulduysan öyle teslim edeceksin mantığıyla aynı belki ama ev hakkında 30 sayfalık bir rapora imza atılıyor. Ve rapor inanılmaz detaylı. Mesela diyor ki "giriş kapısının sağ alt köşesinde çizik var", yok efendim duvarın bilmem nereleri lekeli... vs vs... eşyaların durumu, çatal bardak detayları, ıncık cıncık... uzun lafın kısası bu rapor doğrultusunda alacağınız depozito miktarı saptanıyor. Umarım bir aksilik olmadan depozitomuzu da alacağız. Hele bir önceki ev sahibimizden yaşadığımız kötü macera sonunda bu kadar detaylı olması da ayrıca stres sebebi olmadı değil hani... neyse bu sefer işler daha profesyonel ilerledi diyebilirim. Kazık yiye yiye yememeyi öğreniyor insan.
Şimdi ise Londra'dan Colchester'a taşındım, kız kardeşimin yanına. Ben bir iş bulana kadar ve çalışma vizesini de alana kadar onunla beraber olmayı planladım. Ama ne olur ne biter hiç bir fikrim olmadığı için böyle biraz karambole yaşıyormuşum gibi hissediyorum bazen. Kafam o kadar karışık ki... Hele geçenlerde metroda, karşı koltuğumda oturan, hiç tanımadığım bir insanın bana " bu kadar fazla düşünüp, kendine dert etme" demesiyle şok oldum... O kadar belli mi yaw düşündüğüm diye de kendime dert edindim, sanki eldekiler yetmezmiş gibi... Şükretmek lazım aslında herşeye rağmen üstesinden gelebilip, yeni doğan günü görebildiğimiz için. Birinin bana bazen hatırlatması gerekiyor işte.
Şimdi kabaca bir yazı oldu, fırsat buldukça arada olan komik sevimli olayları da paylaşacağım.
Teşekkürler Selocum ve small button nose... :)))

14 January 2011

red bike

carnaby street-london

17 December 2010

08 October 2010

İstanbul'a kış Londra'ya da yaz geldi...

İstanbul ile Londra'nın havası arasındaki ters orantı tezim artık doğrulandı... İnanılmaz bir güneş ve aydınlık bir gün... ve ben tez yazmak üzere evdeyim... haksızsın :(

06 October 2010

Batının mat olduğu anlar...

Hani hepimiz gavuru takdir eder, yurt dışında gördüğümüz herşeye ayran budalası gibi hayran hayran bakarız ya, bazen öyle şeyler oluyor ki istemeden "şu anda İstanbul'da olmak vardı anasını satıyım" şarkısını söylemeye başlıyorsunuz.
Üniversiteden bir arkadaşımın Londra'da başına gelen olay da bu tezimizi destekleyecek nitelikte... Arabasına dün gece hırsız giriyor. camı kırarak girdiği için her yer kan revan... hırsızın sert bir cisim kullanmak yerine kendini kurban etmesi de ayrıca tartışılacak bir konu ya neyse... biz mağdura dönecek olursak, sert bir cisim kullanmayı akıl edemeyen salak hırsız Tomtom'u çalıyor. sabah bu manzara ile karşılaşan arkadaş haliyle polisi durumdan haberdar etmek üzere aradığında, polisin tutanak tutmak üzere geleceğini hayal ederken kendini, polisin "kanıt var mı, kanıt?" sorusuyla, bizzat polisin yapması gereken işi yaparken buluyor. (şimdi daha iyi anlıyorum CSI gibi dizilerin niye revaçta olduğunu, kendi kanıtını kendin buluyorsun, bunu okulu da olmadığına göre eh diziler sağolsun) ama sağolsun polisler kan izi olduğu için çocuk yaşta bir kızcağızı da örnek almak üzere yollamışlar en azından. işte batının da mat olduğu an budur benim gözümde ama belki benim şark kafamla çözemediğim bir ileri medeniyet unsuru olabilir bu prosedürler zincirinde. Sizce nasıl?

05 September 2010

Bir Pazar Sabahı

Eski evimizde tüm çiçeklerini dökmüş, kel aynak gibi iki sopadan ibaret olan orkideyi yeni eve taşınmamız sırasında, sokaklarda elimde taşırken bana çok gülmüştü ev arkadaşlarım... aslında şunu kabul edebilirim, biraz "homeless" gibi bir haldeydim, elimde saksı ve saksının içinde ümitsiz bir çiçek... ama ben yalnız bırakmak istemedim onu, orkidelerin çiçeklerini dökse bile atılmaması gerektiğini zamanı gelince yeniden çiçeklendiğini biliyorum... ayrıca bir de eski çiçeklerimi özlerken Londra'da bana yoldaş olacak bir çiçek bulmam gerekiyordu işte buldum, adı HOPE :) bu isim de çok klişe biliyorum ama yine bin bir dert arasında emlakçılarla uğraşırken yeni emlakçımızdaki Cindy (isme aldanmayın hint asıllı bir ingiliz, kocası müslüman olduğu için sonradan müslüman olmuş ve kendi ailesi tarafından dışlanmış) elimdeki çiçeği görünce "aa bunu niye getirdin ki?" gibilerinden beni yadırgadı, ben de o sırada hemencecik bir tomurcuk parçası gösterek "bak işte, umut var bunda" (there is HOPE) dedim... herkes gülmüştü... ehehe işte bizim HOPE yeni yerini sevmenin gazıyla küçük bir yaprakcıkla gelecek çiçeklerini müjdeledi...
 mutfak penceremden bu satırları yazarken bir yandan da ev ahalisinin kalkmasını ve onlar için hazırladığım süpriz kahvaltıyı görmelerini istiyorum. Menümüzde zeytinli ekmek var. Umarım güzel olmuştur. Sonrasında ise Londra'nın belli başlı sokaklarının trafiğe kapatılıp bisikletlerin tekeline geçmesine destek vermek üzere Mayor of London's Sky Ride a katılmayı düşünüyoruz.

18 August 2010

Taşınmaca kaldırmaca götürmece

Sessiz kalmak için kendimce sebeplerim olduğu için güya aslanlara bahşedilen ağustos ayının çoğunu endişe bulutu içerisinde geçirdiğim için kendimi kutluyorum. 9 ay önce binbir zorlukla bulmuş olduğumuz evimizden yine binbir zorluk ile taşınıyoruz. en azından bu defa ev bulma kısmı zor olmadı diyebilirim ama varolan ev sahibimizin avukat olması ve açgözlülüğü yüzünden türlü stres ve sıkıntılar içerisindeyiz. içeride 1 aylık depozitomuz olduğundan mütevellit o parayı alıncaya kadar da stres düzeyimiz kendini koruyacak sanırım. tüm bunlar yetmezmiş gibi bir de 3 bayanı ofisinden kovması kendisine "denyo of ages" ödülünü vermeme sebep olacaktı ki işin ucunda depozitomuz olduğu için sessiz kalmak zorunda bırakıldım(k).
gerçekten yabancı ülkede kim kimi ne kadar dürtebilirse mantığıyla hareket ediliyormuş, yaşayarak deneyimleyerek öğreniyorum.
ON THE JOB TRAINING, FUN FUN FUN :/
yarın ise emlakçıdan kaldığımız evin durumunu kontrol etmeye gelecekler. herşeyin bir prosedürler silsilesi içinde işlemesi iyi mi kötü mü bilemiyorum. ama öğrendiğim birşey var, başıma bir iş gelecek olursa karşı tarafı en iyi etkisiz hale getirme yolu PSİKOLOJİM BOZULDU, KENDİMİ TEHDİT ALTINDA HİSSEDİYORUM... bunlar anahtar kelimeler. madem öyle bundan sonra böyle... biraz sinirliyim de. hayatıma yön verememiş olmamın ağırlığı altında ezile büzüle bir hal alıyorum. burada yaz mevsimi de yaz gibi olmadığı için serin giden havalar beynimi sersemletmek yerine tam randıman çalışmasına olanak veriyor. bu da şu anlama geliyor ki kafa karışıklığım hiç bitmiyor, beynimin içindeki vıdı vıdı yani. sürekli ON.
şimdilik bu kadar... güneş açıncaya dek, astalavista...

09 April 2010

Meksika Yemeği ve Bereket Duası




Yer: Tequila Tex-Mex

Açlıktan gözü dönen gençler uzun zamandır gözlerine kestirdikleri Meksika lokantasına gitmeye karar verirler. Özellikle bütün bir gün aç kalınıp, akşam yemeğine saklanan iştahlar itina ile açlıkla terbiye edildikten sonra hedeflenen yere varılır.
Meksika yemeklerini uzun uzun anlatmaya hiç gerek yok, burada değinmek istediğim önemli bir konu var.
Oturduğumuz masanın hemen arkasındaki duvarda gözümüze çarpan Bereket Duası ve Nazar boncuğu bizi bizden alır elbette... Çalışanların İtalyan, İspanyol ve Brezilyalı olduğu, buram buram Meksika kokan bu yerde gözümüze çarpan şey ile eheheh hübele hebele muhabbetine giriş yapılır. (Yukarıdaki resimde görülen amcamızın sol üst köşesinde sözü edilen bereket duasını ve nazar boncuğunu bulabilirsiniz. ne yazık ki kendim resim çekmedim bizzat kendi sitelerinden aldım :) (ay bu arada gülen yüz ifadesi ile parantezi kapatmaya bayılıyorum böylelikle bir taşla iki kuş vuruyorum, fırsatçı mıyım neyim neyse konuya dönelim :)
Sosyal kelebeğim ya insanlarla konuşmadan duramıyorum, hemen bu işin sırrını çözmeliyim diyerekten yemeklerimizi servis yapan sevimli kızımıza konuya giriş yapabilmek adına muhabbet mezecikleri ürettim :) işte kızımız İtalyan, zaten bozuk ötesi ingilizcesinden buram buram belli ediyor nereden geldiğini ama ben İtalyanları severim yani neyse o ayrı konu :) kızımızdan alıyoruz detayları bir bir... Mekanımızın sahibinin eşi Türk'müş meğersem. Sanırım ismi ya Gülce ya da Gülçin imiş... (bu isimlerin telafuzu bir İtalyan tarafından yapıldığından ancak 2 ihtimal olabilir değil mi)
Ama ama dahası mekan güzel, kokteyller daha da güzel... Tam tamına 200 çeşit shot vardı menüde... dene dene bitmez yani :)

08 April 2010

Saçma saçma saçma

İngiltere... demokrasi... özgürlük. Türbanlılara laf yok, kapkara peçelilere laf yok. Ama ama hoodie'lere (başlıklara) kıl oluyorlar! Şaka değil gerçekten de öyle... Ne zaman bir alışveriş merkezinin içine kafamda sweatshirtümün başlığı olarak girmiş olsam, arkadan güvenlik görevlisi geliyor "Excuse me bla bla bla" diye başlıyor, başlığı çıkarttırıyor, neymiş efendim YASAKMIŞ...
Yaw ne mantıktır anlamıyorum, etrafa bakıyorum Arap hatunlar simsiyah kara çarşafla dolanıyor; gözleri bile zar zor görünüyor, adam gelmiş benim başlığıma laf ediyor... Bir değil iki değil, aynı yerde de değil, farklı zamanlarda farklı alışveriş merkezlerinde uyarıldım. sadece ben de değil, arkadaşlarımın da başına geldi... Bu saçmalık değil de nedir şimdi? Biri bana açıklasın gerçekten...

28 March 2010

tatil çikolata paskalya - sisters in london

Tatil tatil tatil... sınavlar bitti bitmesine ama şimdi de yerini bir boşluk kapladı sanki... inat ettim türkiye'ye gitmeyeceğim diye ama herkesler de gidince içime bir hüzün oturdu sanki... Etrafta paskalya neşesiyle dolup taşan yumurta şekilli, birbirinden cazip çikolatalar hüküm sürerken ben nasıl rejim yapabileceğim??? neyseki kardeşimle birlikte londonsal gezi planlarımızı devreye sokarak yumurta çikolatalara savaş açacağız. Bekle bizi tatil, bekle bizi london... :)

25 February 2010

Cupcakes OUT Whoopie Pies IN


Başlığa aldanmayın benim gönlümde cupcake'lerin ya da muffin'lerin ya da diğer bir değişle kağıtta/kalıpta pişen küçük keklerin yeri ayrıdır... Ama aldığımız verilere göre Amerika'dan sonra Londra'da da cupcake'lerin tahtını elinden alacak yeni gıda ürünümüz whoopie pie'larmış. Özetle iki tane çikolatalı cookie'nin krema aracılığı ile birbirine bağlanmasından oluşan eşşiz lezzet olarak düşünülebilir. İsteğe göre fıstıklı, zencefilli ve balkabaklı whoopie pie'lar mevcut. Henüz tadına bakma fırsatım olmadı, malumunuz rejim var bünyede...
Ama ilgilenenler ya da nefsine güvenenler buradan buyurabilirler.

23 February 2010

Londra Metrosu koltuk döşemesi ne demek istiyor?

Şimdiii; aşağıda görülen resimler London-Central Line metrosunun koltuk döşemelerine aittir. Koltuk döşemesinde anlatılmak istenen, defalarca teklarlanan kelime nedir? Süre başladı, hadi bakalım :Pp

18 February 2010

Spor Salonundan insan manzaraları

Hayatımın bu dönemi sanırım kendime ayırmam gereken zamanlar diliminden oluşuyor. Şu aralar sportif aktiviteler hayatımı domine ettiği için varsa yoksa spor salonunda gördüklerim oluyor aklımda... abartmayalım tabi arada okul ve ulaşım hattında yaşadıklarım da beni etkisi altına almayı başarıyor haliyle. geçenlerde koşu bandının üzerinde 0 beden, sarışın, ultra seksi hatun modelinin azıcık popo üstü koordinatlı Chanel dövmesinin beni benden almasına kimse engel olamaz... sadece ben etkilenmedim tabii... hedef kitlesi edeleli ve balon erkekler olan hanım kızımız, vücudunun ve saçlarının salonda yaratacağı etkiden emin, aslandan kaçarcasına bacaklarını o narin poposuna çarptırırken dövmesiyle zeka seviyesini kanıtlıyordu. ama zekayla işi olmayan kitlemizin salyalarının yarattığı kaygan zemin etkisi de salon trafiğinde kitlenmelere neden oluyordu. bir anda ağırlıklardan gelen sesler ve nefesler artmaya başlamıştı... ve ve ve ben dayanamayıp kaçtım. hırsı sevmem herşey zevk için olduğundan ihihi hemen tüydüm... eh belki biraz kıskanmışımdır ama doğruya doğru otoban sağlam zeminden ibaretti...

03 December 2009

Alavere Dalavere


Kitaba harcanan paraya asla acımam, bilgidir, emektir değerlidir. Ne kadar olsa veririm. Ama bu evlat acısı gibi koydu biraz. Şu yukarda resmini görmüş olduğunuz "Marketing Communications" dersinin güzide kitabına £45.99 vermek suretiyle satın aldım. Ama ama durun, esas dalavere; kitabı 10 gün içinde fişiyle birlikte iade edebiliyorsun. Şimdi efenim biz de şöyle yapalım dedik 3000 kelimelik ödev teslimimiz 14 aralık olunca ahah dedim bu iş şahane o zaman. şimdi ne mi yapıyorum kitaba gözüm gibi bakıyorum. ödevi yapıp aynen iade edeceğim. Sevgili yazar kader utansın söz ilerde zengin olunca senin kitabını alıcam :) Telif hakkı hassas konu ne de olsa. kimsede hakkım kalsın da istemem ama napıyım yaa bu kadar para ona ıı ııh... öyle işte.

30 November 2009

+ + + + + hadi lütfennn...

İyi miyim değil miyim ben bilmez oldum buralarda... Neyse şaka gibi ama 21 Kasım itibariyle bir evim oldu artık şu Londra'da... Hem de inanılmayacak şekilde merkezi, metronun dibinde, boşuna dememişler kırmızıdan cayma diye... yok öyle birşey tabi kırmızıdan caymamayı ben uydurdum ama kırmızı güzel renk doğrusu... öff renkle menkle alakası yok konunun aslında geldiğimden beri en büyük dert kalemi olan ev meselemiz çözülmüş olsa da çilem dolmadı dolamadı... Evimizde Londra'da çok normal algılanan böcek sorunu da varmış meğer... Neşe'nin kepek sorunu oldu mu bana Lifetrainee'nin hamamböceği sorunu... anlatacak o kadar çok şey var ki, teknik olarak olayların üzerinden bir hafta geçmiş gibi görünse de her anım o kadar heyecan dolu ki kalp hastası olsam heyecandan gitmiştim vesselam... haa tabi bir yandan öğrenci olduğumu hatırlatan ödevler ve sınavlar için son 2 haftamın kalmış olması dinamit ipinin ateşlendiği anlamına gelebilir. Evimde internet olmayışı da tuzu biberi... Zannedilmesin ki çabalamıyorum, direnmiyorum... Ama biri benimle dalga geçiyor heralde...Tam pes edeceğim bu son dediğim anda iş çözülüyor ama yaşadıklarım, o sıkıntılar, lütfen lütfen artık bitsin... uzun uzun yazamıyorum aşağıdaki wafflecının internetini kaçak sömürdüğümden tırsıyorum da öff yaa yan komşu emilia'ya internetini kullanabilir miyim diye gitim sordum bana aşağıdaki wafflecının internet şifresini verdi... hiç yoktan iyi değil mi? ben işleri düzgün yapayım diyorum sistem beni kaçağa itiyor, ben daha ne yapabilirim... keyfim yok neşem yok üstelik bir de nezle oldum, domuz gribi değilim neyseki... iyi dileklere ve pozitif enerjiye ihtiyacım var lütfen...

21 November 2009

Yan odamdaki taylandlı..

Yat, horla, kalk, işe, yat horla, kalk, işe... adamın hayatı loop ya... deli olucam. horrrrrrr horrr mağarada yanına fener yerine bunu alsan ne yarasa kalır ne dağ ne taş, aydınlanır kalırsın dostum...zaten buzdolabını soyalı bilimum içecekle doldurup, hattori hanzo kılıcı benzeri çatal kaşıkla beslenen, bulaşık yıkamayı bilmeyen, hele tuvalet adabından nasibini almamış bu taylandlıya acaip sinirliyim...öküzella yaa...